Saksıyı çalıştırmak isteyen herkes dilediği konuda yazabilir. Yazı göndermek veya üye olmak için: calisansaksi@gmail.com
7 Aralık 2010
Aşağıdaki cümlelerin hangisinde amaç-sonuç ilişkisi vardır?
21 Ekim 2010
Barış, Şiddet ve Başörtüsü
Toplumun gündemini dönem dönem ciddi şekillerde meşgul eden başörtüsü konusu son günlerde yine alevlendi. Başörtüsünün kamusal alanda ve özellikle üniversitelerde yerinin olup olmadığı laiklik, modernleşme ve özgürlük gibi çeşitli bağlamlarda tartışıla gelmiş bulunuyor. Son dönemde yaşanan gelişmelerle konu farklı bir noktaya da evrilmeye başladı aslında. Artık daha fazla sayıda üniversitede başörtüsü kabul görmeye başladı. Fakat olumlu olarak değerlendirilebilecek bu gelişme kendi içinde daha büyük bir vehamet taşıyor. Şundan ötürü ki; ülke genelinde uygulanan bir kural, kanun veya yasa yok. Rektörün, fakültenin ve hatta öğretim görevlisinin insafına kalan bir durum haline gelmiş bulunmakta. Uygulamanın bu noktada kalmayacağı ise kesin. Fakat bu yazıda tartışılacak olan başörtüsünün serbest kalıp kalmaması noktası değil. Asıl nokta bu sorunun barış ve çatışma kavramlarıyla toplumsal düzeyde ne kadar iç içe olduğu, başörtüsünün günümüze kadar tartışıla gelmiş haliyle tartışmaya devam etmenin bu kavramlara ne kadar katkıda bulunduğudur.
Tartışmaya girmeden önce bazı kavramları çok kısa (ve yüzeysel olarak) açıklamakta fayda bulunmaktadır. Şiddet, kişiyi aşağılamak, ona fiziksel zarar vermek veya öldürmek şeklinde doğrudan yollarla gerçekleştirilebileceği gibi kişiyi dışlamak, yabancılaştırmak, çeşitli haklardan kasten yoksun bırakmak gibi yapısal yollarla da uygulanabilir. Üçüncü bir şiddet metodu olarak da kültürel şiddet kavramı din veya ideoloji gibi değerler üzerinden diğerini dışlamak üzerine kurulu şiddet olarak tanımlanabilir. Pek tabii ki bu şiddet türlerini birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir. Kültürel şiddet ile yapısal şiddet iç içe geçmiş olabileceği gibi pozitif anlamda bir barış ortamının sağlanması da ancak tüm şiddet unsurlarının ortadan kalkmasıyla mümkün olacaktır. Yeri gelmişken; negatif barış kavramı, sadece doğrudan şiddetin bulunmadığı, sorunların çözülmediği fakat sadece susturulduğu düzen ortamına denk düşerken, pozitif barış doğrudan şiddetin yanı sıra yapısal şiddet unsurlarının da çözümlendiği bir ortamı tanımlar.
Bu kavramlara dayanarak başörtüsü sorununa bakıldığında yıllardır pozitif barış içinde yaşadağımız pek söylenemez. Sorun başörtüsünün belirli iktidar dönemlerinde daha fazla gündeme gelmiş olması değildir. Sadece belirli dönemlerde baskı unsurları hafiflediği için görünür hale gelen tartışma belirli dönemlerde ise tamamen baskılanmıştır. Fakat yaşadığımız sürekli bir negatif barış ortamı olmuştur. Yine yukarıdaki kavramlardan devam edersek bu negatif barış ortamında doğrudan bir şiddet görmesek de yapısal şiddet tamamiyle mevcut olarak devam etmiştir. Çeşitli organlar aracılığıyla başörtüsünün üniversitelere girmesine izin verilmemiştir. Başörtüsünün serbest bırakılması gerektiğini, bunun bir özgürlük meselesi olduğunu savunan görüş bu noktada anlaşılır gözükmektedir. Uygulamada varolan bu yasağın kalkması pozitif barışa doğru ilerlemede topluma önemli bir artı kazandıracak gibi gözükmektedir.
Ancak, sorun bu noktada açıklığa kavuşmamakta. Belki yapısal olarak uygulanan bu soruna çözüm bulunmuş olacak fakat daha derinlerde yatan kültürel şiddet ihtimali baki kalacaktır. İlk paragrafta da değinildiği gibi şu ana kadar toplumda yürütülen tartışmaların düzeyi kültürel şiddet konusuna vurguda bulunmuyor. Bugüne kadar o ya da bu şekilde başörütüsü siyasi sembol haline dönüştürüldü. Bu noktadan sonra masum bir şekilde ‘hadi bu yasağı kaldıralım, özgürlükler ülkesi haline gelelim’ talebinin sonuçlarının bu kadar masum olmayabileceği muhtemeldir. Her ne kadar mahalle baskısının olmadığı yönünde olumlu düşünceler bulunsa da bu tür sembolik konularda ne kadar gerilimli bir toplum olduğumuz aşikar.
Tartışılması gereken yasak kalktıktan sonra neler olacağıdır. Başörtüsünü yıllarca pişiren siyasetçiler oldu. Şimdi hiç birisinin ‘hadi samimiyseniz gelin kaldıralım’ diyip sonrasını düşünmemeye hakkı yok. Bu kadar yüzeysel bir yaklaşım pozitif barış anlamında bir şey getirmeyecektir. Yapısal şiddeti ortadan kaldırır belki ama kültürel şiddet bağlamında sorunun daha da gelişmesine sebep olabilir.
Sonuç olarak başörtüsü yasağının kalkıp kalkmamasından öte daha derinde yatan ve daha ciddi sorunlara yol açabilecek olan kültürel zıtlaşmaların önlenmesi için neler yapılmalı, bence bunlar tartışılmalıdır.
15 Ekim 2010
Akıyoruz bir yerlere
İstediğimiz ‘şey’ hakkında doğru kararı verecek kadar kendinden emin olanlarımız bile sürüye kapılmaktan kurtulamıyor. Gündelik hayat koşuşturması, her gün bir diğerinden farksız biçimde yeniden üretilen ilişkiler ve ruh halleri bizleri istediğimizi değil ‘doğru’ olanı yapmaya yöneltiyor. Doğru ise mevcut sistemin gerçekliği olarak karşımızda durmakta. Zira istediğini yapmak ya da istediğini olmak bir isyan hüviyetini taşıyor. Bir karşı duruşu gerektiriyor. Ancak belirtmek gerekir ki sözüm hayatın üretim tarafında yer alanlaradır. Yoksa hayattaki tek amaçları güzel/yakışıklı bir eş,zenginlik ve statü olan ‘günün insanları’na değil. Bu bir tercihtir denilebilir. Fakat ben yine de bu zihniyetin mevcut kurallardan yakınmasına hak veremiyorum. Diğer yandan, sırf yeterince cesaret gösteremedikleri için isyan edemeyenlere de insafsızca vuramıyorum. Çünkü isyanın cezası başarısız olunduğu takdirde ölümdür. Peki uğrunda ölmeye değer bir amacın olması mı tercihe şayandır yoksa var olan kurallara uygun oynanan bir oyunda mutluluk fakiri bir hayat mı? Cevabı tercihlere bırakalım.
12 Eylül 2010
knowing how to live
For all my life, i feel like I was trapped into a body that doesn’t belong to me, to my soul. My soul was screaming all over, nobody could hear… Do you know how that feels? Do you know how it is to feel u re choking but never able to find the reason. You always feel guilty for being different. You are always ashamed of your thoughts. You want to be one of them, which you strongly disagree, them people who always seem happy and smiling. You think, if you just for a minute could be like them, would have the relief of your life. Your mind, which is carrying the burden of actively thinking, would be free forever.
Was that even possible to be happy just with having things? It wasn’t to me… But i wish, then everything would be so easier. If that was possible, why don’t people stop having? It’s all temporary pleasures which has no end. You always aim another aim. Till you make something belonging to you but also out of your control, that you can reach your dreams through it and when they couldn’t manage, you won’t be responsible, there will always be someone to blame and you will never stay alone. What is it more than a mutual relationship? Sometimes they even expect more than they give…Till you have your own blood, your children…When you have them, you stop worrying about you, your world has a meaning now, you give the answer to all the questions in your mind, you find the reason of your being...
So selfish…The basics of being a human, saving yourself first. Nowadays the reasons are changing though, people have two different commitments, either to the family or work, some of them to both. Lucky bastards! Dedicate your hours to “not living”! Someone said before; “we don’t know how to live”.
I am resisting not to choose the easy one, still struggling with my thoughts, which I won’t give up for a while, hopefully till i die. But sometimes ask to myself, if that people are happy and if we get here to find happiness, why am i forcing myself not to be like that? I try, i try… The thing is this is not something that you can get by trying, you should feel like that, think like that. That battle was already lost for me, i was cursed.
I was sick of that feeling, being a stranger to my own specie, not belonging to my society. I tried to leave my place, having the hope that there was another world outside… Different places, different people, the feeling has remained.
Acknowledging was better than rebelling, which gave little bit peace to my soul. I let myself be like i am, accepting that I will stay like that forever, but also getting wiser enough not to get angry to people around me for the way they are. It’s not their fault if they are not like me, it’s not my fault if i am not like them. We’re allies, not enemies, born to find the happiness without a user’s guide, trying to find the best one for each of us. And there is one truth; you cannot cheat on that way, you have to write your own’s. No one will be helping you, you will fail anyway if you think you can have the same with someone else's, it wouldn't fit you!
Good luck to all of us, for the most difficult survival fact; knowing how to live.
28 Ağustos 2010
Yanılgı
3 Ağustos 2010
Birileri Bizi Kışkırtıyor!
24 Temmuz 2010
İzmir
Altı sene İzmir’de okuduktan sonra bir altı sene de İstanbul’da geçiren ben, İstanbul’u hiç bir şehre değişemem diye düşünmekteydim. Aslında, hala aynı düşüncemi korumaktayım. Fakat İzmir’de bulunduğum bir haftalık süreçte rastladığım bazı şeyler İstanbul’un, ne kadar güzel olursa olsun, İzmir’in bazı artılarına sahip olmadığını ve belki de olamayacağını düşündüm.
Beni bu yazıyı yazmaya iten olaylardan birisi İzmir-Bornova’da Küçükpark adlı, İstanbul’un az biraz Nevizade’sini ya da Barlar Sokağı’nı andırabilecek bir yerde gerçekleşti. Genelde üniversite öğrencilerinin takıldığı 50lik birayı 2,5-3 liraya içebildiğiniz bu güzide mekanda, İstanbul sahalarında görmeyi özlediğimiz hareketlerden birini yaşadım ki burada da yazmak istedim.
Küçükpark’ın ana sokağı iki tarafına dizilmiş bilimum kafeden oluşmaktadır. Bu kafelerde nargilesinden tostuna her türlü yiyecek ve içecek de bulunmakta. Arkadaşımla sokakta iki tur attıktan sonra içeride bir iki kişiden fazla müşterisi olmayan sakin bir yere oturmaya karar verdik. Fakat oturmadan önce civardaki bir fırından yiyecek bir şeyler almıştık. Tahmin edebileceğiniz üzere bu tarz yerlerde yiyeceği dışardan getirmeniz pek hoş karşılanmaz. Haksız da sayılmazlar, zaten kendileri yiyecek her şeyi hazırlarken neden dışardan yaptığınız alışverişe yataklık etsinler ki? Fakat bu bir İstanbullu mantığı.. Çünkü arkadaşım bunun aslında çok da normal olduğunu söyledi defalarca!(ki ben olay anına kadar da inanmadım)
Her neyse biz yiyeceklerimizle oturmadan önce, benim şüpheci tavrımdan dolayı, mekandan sorumlu kadından yine de izin aldık. Ki kadın bunu çok garip karşıladı ve çok olağan bir şey olduğunu, hiç çekinmeden oturabileceğimizi söyledi. Ama İzmir’i İstanbul karşısında 1-0 öne geçiren hareket bu değil henüz. Biz yiyeceklerimizi çıkarıp yemeye başlamışken, müşterisi bile olmayan bu kadın, bir tabağa zeytin, domates, salatalık hazırlayıp bize ikram etti. Hani zaten müşterim yok nereden kazansam kârdır diye bakmaktansa karşısındakini müşteri yerine insan olarak değerlendirebilmek İzmir’in şahsına münasır bir şey olsa gerek.. (Umarım aklınıza düşmüştür acaba bu mekanın ismi ne diye. Eğer Küçükpark’a yolunuz düşerse İndigo Cafe’ye gitmenizi tavsiye ederim ben...)
Yazacağım diğer bir olay ise ne kadar İzmir ile, İzmir insanı ile bağlantılandırılabilir bilmiyorum ama bu çevreci girişim de İstanbul’da göremediğim bir olay. Daha İzmir’e indiğim ilk günden karşıma çıkan ve hergün sokakta 4-5 tane gördüğüm elektrikli bisikletler veya elektrikli motorsikletler bahsetmek istediğim konu. İzmir’de bu kadar sık görünce merak edip biraz internette de göz gezdirdim. Anlaşılan benzinle çalışan araçlara göre önemli bir tasarruf sağlıyorlar. Türkiye’ye Amerika’dan gelip bu aletlerin satışını yapmaya başlayan bir işkadını 1000km’de 9 lira elektrik tükettiğini söylüyor bu araçların. Ayrıca 70-80km hıza kadar da ulaşabildiklerini söylüyor. Gerçi benim İzmir’de gördüklerimin göstergesinde en fazla 60km’ye kadar çıkabileceği gözüküyordu ama farklı bir çok model mevcut olduğu için hız, enerji tüketimi, konfor veya kalite gibi kriterler üzerinden kişisel bir tercih yapmak da mümkün gözüküyor. Aslında bir kaç foruma da baktım ve oradan anladığım kadarıyla bu ürünler uzun vaadede pek kullanışlı değiller. Aküleri zayıflıyor, kendileri de dökülmeye başlıyorlar. Rampalarda da zorlanıyorlar.
Fakat İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Phileas marka metrobusleri kullandığı gibi kullanmadan, teknolojisine uygun kullanılırsa bu araçlar özellikle kısa mesafelerde hem kullanıcısına hem de çevresindekilere gerçekten fayda sağlıyor gibi gözüküyor. Hem tamamen sessizler hem de egzoz dumanları yok. Bir düşünsenize sokağınızda motoru patlaya patlaya geçen sucu motorlarının sessizleştiğini... İzmir bu konuda ilk adımını çoktan atmış gözüküyor, darısı biz İstanbullu’ların başına...
20 Temmuz 2010
Sosyal ağlar üzerine bir deneme
29 Haziran 2010
Ekonomide Sürdürülebilir Kriz
Rapora göre, mevcut politikalarla yola devam edildiği takdirde 2025’te durum çok parlak görünmüyor. Raporda alternatif senaryolar üzerinden, gelecek 15 yıllık süreç incelenmiş. Küresel ekonomideki makro dengesizliklerin giderilmesi için tavsiyelere yer verilmiş. Bu anlamda Çin’in, para birimi Yuan’ı kademeli olarak değerlendireceğini açıklaması, dengesizliklerin giderilmesi için uzun süredir beklenen hamlelerden biriydi. Öte yandan, son zamanlarda ekonomi bültenlerinin ana girdisi haline gelen mali konsolidasyonlara da raporda değiniliyor. Bu önlemin kamu borç stoklarının istikrarlı hale getirilmesi için gerekliliği ortada. Bir başka deyişle, kamu borç stokunun Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYİH) payının yönetilebilir seviyelere çekilmemesi durumunda ülkeleri ciddi sorunlar bekliyor. Fakat bu hedefin, özel kesim yatırım ve tasarruf davranışlarına dair yapısal düzenlemelerle desteklenmemesi halinde toparlanmaya etkisinin sınırlı olacağı da raporda vurgulanan bir diğer nokta.
Konsolidasyonun temelini oluşturan, kamu harcamalarının kısılması ve vergi gelirlerinin arttırılması gibi uygulamalar aslında vatandaşları doğrudan ilgilendiriyor. Aynen bugünlerde meclisten geçecek olan Mali Kural gibi. Ne yazık ki etraflıca irdelen(e)medi. Bütçe görüşmelerinde dahi bütçeden başka her şeyi konuşma alışkanlığımızı düşünürsek anlaşılabilir bir durum.
Biz yeniden dünyaya dönelim. Devletlerin borçları sınırları zorluyor. Bütçe açıklarının revize edilme zamanı konusundaki görüş ayrılıkları da ayyuka çıkmış vaziyette. Bir kısım, Avro bölgesindeki sıkıntılara işaret ederek, bu durumdan mali disiplinsizliği sorumlu tutuyor. Acil kemer sıkma çağrısı yapıyor. Mali daralmaların -piyasalardaki belirsizliği ortadan kaldırmak suretiyle- aslında ekonomiyi genişletici yönde etki yapacağını savunuyor. Keza bankaların tahmin edilenden daha kötü durumlara hazırlıklı olup olmadıklarını anlamaya yönelik stres testleri de belirsizliği ortadan kaldırma hedefinin bir parçası. Nobelli ekonomist Paul Krugman’ın da içinde bulunduğu diğer cenah ise, henüz büyüme ve istihdam rakamlarının istenilen düzeye gelemediğini ve şu anda harcamaların kısılmasının küresel toparlanmaya sekte vuracağını belirtiyor. Mali daralmalara, düşük faizler ya da devalüasyonlar eşlik etmedikçe, bu cenaha göre, genişletici etki argümanı geçerli olmaktan uzak. Zira dünyada faiz oranları zaten tarihi düşük seviyelerini koruyor. Ayrıca, bugünkü ortamda tüm ülkelerin aynı anda devalüasyona giderek büyük ticaret fazlaları vermeleri de uygulanabilir değil.
Tartışmalar bu şekilde sürüp gidiyor. İşin ilginç yanıysa, her iki tarafın da geçmişte yaşanan aynı örneklerden yola çıkarak savlarını ispatlamaya çalışması.
Tabii bütçe kesintilerinin hangi yollardan yapılacağı da ekonomik toparlanmaya katkı bakımından önem taşıyan diğer bir nokta. Örneğin, The Economist dergisindeki bir makalede, Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmaya atıfta bulunularak, maaşların dondurulmasının ve refah harcamalarının kısılmasının, emek maliyetini yükselten vergi artışları ve kamu yatırımlarının azaltılmasına kıyasla toparlanmaya daha az zarar vereceği ifade ediliyor.
Şu sıralar bütçe açıklarıyla eş zamanlı olarak gündeme gelen diğer bir konu ise Avro Bölgesindeki sorunlar. Yunanistan’ın borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesi ve ardından İspanya, Portekiz ve İrlanda gibi ülkelerin de benzer bir sürece girmesi ihtimali belirince gözler bu yöne çevrildi. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Bank for International Settlements (BIS) raporu da konuya farklı açılardan bakma imkanı sunuyor. Rapora göre, 2009 Aralık sonu itibariyle, Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve İspanya’nın (YİPİ) borç yükü, merkezi Avro Bölgesinde bulunan uluslararası bankaların toplam risklerinin yüzde 62’sini oluşturuyor. Bunun yanında riske en fazla maruz kalacak iki grup ise Alman ve Fransız bankaları. Çünkü sorunlu olarak nitelendirilen ülkelerden (YİPİ) toplam alacakları yaklaşık 1 trilyon doları buluyor. Bu meblağ ise YİPİ ülkelerinin tüm Euro Bölgesine olan borçlarının yüzde 61’ine tekabül etmekte. Yunanistan ve diğer sorunlu ülkeleri kurtarma isteğinin arka planı da böylece gün ışığına çıkmış oluyor.
Kriz, küresel olma niteliğini fazlasıyla hak ediyor. Bu karışıklıktan Türkiye de payını almaya devam edecektir. Bankacılık sisteminin sağlam durması önemli olmakla birlikte uluslararası dengesizlikler giderilmediği sürece yerelde düzlüğe çıkmak çok da mümkün görünmüyor. Ancak enseyi karartmayalım. Yine OECD’ye göre, 2030 itibariyle dünya GSYİH’ sının yaklaşık yüzde 60’ı bizim de içinde bulunduğumuz bugünün gelişmekte olan ülkelerince üretilecek. Adına, kısaca, refahın doğuya kayması diyorlar. Siyasi eksenimizi bilemem ama refah eksenimizin doğuya kaymasında büyük fayda var. Aksi halde yıl 2030 ve kriz hala Türkiye’yi teğet geçmeye devam ediyor olacak.
Kaynaklar
»OECD, Ekonomik Görünüm 2010
»OECD Observer
»Bank for International Settlements, Rapor, Haziran 2010
»The Economist, ‘Euro Bölgesinde Bütçe Kesintileri’,
Haziran 2010
19 Haziran 2010
Benim Meselem: Sosyalleşmek!
18 Haziran 2010
Vuvuzela
Güney Afrika’da gerçekleştirilen bu kupanın maçları, futbolcuları, golleri kadar konuşulan başka bir olayı daha var ki o da ‘Vuvuzela’ları.. 1990’larda Güney Afrika’da popüler hale gelen Vuvuzela’nın isminin nereden geldiği de net değil. Gürültü yapmak anlamına gelen Zulu kelimesinden de geliyor olabilir, çıkardığı ses olan Vuvu’dan da geliyor olabilir.. Boyları değişse de standart olanlarının boyu 63 cm ve plastikten üretiliyor. Aslında tek bir ses veren basit bir korna gibi de düşünülebilir. Sanırım bizim maçlarda kullanılan havalı kornalar kadar sesi ancak çıkarmaktadır. (Sonuçta vuvuzela insan nefesi ile çalışıyor)
Vuvuzela’nın Afrika kültürüne işlemiş bir şey olduğu ise kesin. Fifa’nın kendi sitesinde güzelce ifade ettiği gibi nasıl ki samba davulları Brezilyalılar ile, Meksika Dalgası ise Meksikalılar ile özdeşleştiyse Vuvuzela da Güney Afrika’nın Dünya Kupası kültürüne kattığı bir öğe olsa gerek.
Eski zamanlarda insanları bir araya toplamak için kullanıldığı söyleniyor Vuvuzela’nın. Fifa’nın sayfasındaki yazıda ise konuşan bazı tanınmış yerel isimler ise Vuvuzela’nın günümüzde Güney Afrika’da birlik ve beraberliği sağlamada bir sembol haline geldiğinden bahsediyorlar (bence bizde aynı amaçla kullanılan şeylerden çok daha güzel bir seçim). Mzion Mofokeng’in söylediğine göre insanlar vuvuzela çalmak için stadlara doluşmaya başlamış ve böylece kısa bir süre de olsa gerçek hayatlarından soyutlanıp rahatlayabilmişler (Futbolun afyon olması iyi bir şey mi ayrı bir tartışma konusu). Bir de vuvuzela ile düşmanı öldürdüklerine dair eski bir inançları da varmış. (Gerçi bu da rivayet olabilir ama inançların geleneklerin hangisi rivayetlerden efsanelerden doğmuyor ki?)
Pek tabii ki bu şekilde sembolleşmiş bir vuvuzela’nın dünya kupası dışında tutulması beklenemezdi. Fakat, dünya kupası başladığından beri hem televizyon başında maçları seyredenler hem de Afrika’ya gitme şansına sahip olabilmiş futbol severlerin bir kısmı Vuvuzela’dan şikayetçi durumda.
Öncelikle televizyondan izleyen ve şikayetçi olanlar için iyi bir haber. Bunu önlemenin yolu varmış. (İşe yarıyor mu denemedim ama alın siz deneyin). TV’nin ses ayarlarına girin ve equaliser’ı bulun. 300hz kanalını kısın ve diğerlerini açın. Başka bir yol ise TV’nin treble(tiz) en sonuna kadar kısın. Ayrıca BBC bu sesleri filtreliyerek yayın yapmayı deniyormuş.
Fakat maçı canlı canlı izleyenlerin böyle bir şansı yok. Onlar da acaba vuvuzela’yı toptan yasaklasak nasıl olur tartışmasına girmiş durumdalar. Kendi fikrime gelmeden önce tartışmanın iki tarafını da kısaca yazayım.
Vuvuzela taraftarlarından biri olan BBC spor spikeri Farayi Mungazi Güney Afrika’da futbolun sesi vuvuzeladır demiş. Afrika tadında bir futbol deneyimi için vuvuzela’nın şart olduğunu söylemiş. Sözlerini de; içine Avrupa tatlarını karıştırdıktan sonra Afrika’da dünya kupası yapmanın ne anlamı var diye de tamamlamış. FIFA başkanı Sepp Blatter de aynı şekilde ‘kendi ülkenizde kendi geleneklerinizin yasaklanmasını ister miydiniz?’ diye sorarak Vuvuzela’nın yasaklanması için bir sebep görmediğini söylemiş.
Karşıtlardan birisi olan Max Bania ise sükut altın gürültü ise 5 dolar demiş. (İnternette ben 8 dolar civarında bulabildim..) Temel argümanlar ise Vuvuzela’nın futbol seyrini zevksiz hale getirdiği ve işitme kaybına sebep olabileceği yönünde. İngiliz takımının başında bulunan Capello vuvuzelayı takımın otelinde yasaklamış. Futbolcular geceleri uyuyamamaktan şikayetçi.(ses yalıtımı ve kulak tıpası diye şeyler var ama..) Ayrıca alakasız ama İngiltere’de düzenlenen Wimbledon Tenis şampiyonasında ve yeni biten NBA finallerinde de vuvuzelalar yasaklanmış. Yine temel argüman dikkat dağıtacağı ve rahatsız edeceği yönünde.
Benim fikrimi soracak olursanız başka ülkeler için bilemem ama Güney Afrika’da gerçekleşen bir organizasyon için böyle bir tartışma çok saçma. Bu kupayı farklı farklı yerlerde yapmanın amacı farklı kültürlerin kaynaşmasını sağlamak ise Afrika’ya özgü bir şeyi yasaklamak birazcık! saçma olacaktır. Bu noktada FIFA bence doğru bir yaklaşım sergilemektedir. Şikayet etmektense 3 hafta daha sürecek bu değişik deneyimden zevk almak bence daha iyi olacaktır.
Bir de vuvuzela ile doğan yeni bir pazar mevcut. Gerçi bu hoş bir durum değil çünkü yine kültürel bir değerin hemen metalaşıp pazar ürünü haline gelmesi söz konusu. Bu alanda da yine Çinliler meydanı kimseye bırakmamış(Ne kadar şaşırtıcı). Bir iddiaya göre G.Afrika’da bulunan vuvuzelaların %90’ı ‘made in China’imiş. Dünya Kupası’nın şampiyonu yine Çin olmuş anlaşılan! Yine ticaretten devam edersek vuvuzela’dan sonra Sockzela da çıkmış. Dünya Kupası’na katılan her bir ülkeye özel motiflerle süslenmiş Sockzelalar tercih sebebi de olabilir. Bir de vuvuzela yüzünden G.Afrika’daki eczanelerde kulak tıkacı stokları tükenmiş..
Son not olarak vuvuzelalara benim gibi sempati besliyorsanız şu sitelere bir göz atın: http://www.zela.it/ http://www.vuvuzela-time.co.uk/
http://www.vuvuzelasouthafrica.co.za/2010-vuvuzela-for-iphone/
Diğer Kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Vuvuzela
http://www.vuvuzela.com/
http://www.vuvuzelasouthafrica.co.za/
http://www.fifa.com/confederationscup/news/newsid=1073689.html
http://www.allheadlinenews.com/articles/7019027523
http://www.twincities.com/ci_15322284?nclick_check=1
http://tvnz.co.nz/2010-fifa-world-cup-news/winning-argument-banning-vuvuzela-3596649
http://www.google.com/hostednews/afp/article/ALeqM5iEN2-vr0SpNLQi2Rbm2Iwh92LL4Q
http://www.thaindian.com/newsportal/sports/fabio-capello-bans-vuvuzelas-from-team-hotel_100382148.html
15 Haziran 2010
Silikozis...
Öncelikle şunu hemen belirteyim ki bu yazıda temelde ‘Hadi arkadaşlar taşlanmış kotları protesto ediyoruz! Almıyoruz! Aldırmıyoruz!’ gibi bir mesaj vermeye çalışmıyorum. Böyle bir kampanya amacına ulaşsa ve taşlanmış kotları ortadan kaldırsa bile temelde yatan soruna hiç bir çözüm getirmeyeceğini düşünmekteyim.
Yaklaşık bir hafta önce Milliyet Gazetesi yazarı Ece Temelkuran’ın bir köşe yazısını paylaşmış ve kot işçilerinin başbakan Recep Bey’e ‘Siz de işçi öldürmeyi iyi bilirsiniz’ şeklindeki serzenişini ve de geçtiğimiz günlerde yaşanan Zonguldak olayı ile değişen hiçbir şeyin olmadığını söylemek istemiştim. Aslında, kot taşlama işleminde çoğu sigortasız olarak merdiven altı çalışan işçilerin halinin ne Tuzla’da tershanelerde çalışan ne de Zonguldak’ta maden ocaklarında çalışan işçilerden bir farkı var. Hepsinin sorunları ayrı gibi gözükse de temelde yatan sorunları Türkiye’de işçi olmak..
Ben ilk yazımın da izinden giderek kot kumlama işinde çalışan işçilerden devam etmek istiyorum. Zaten ilk yazıyı da okuduysanız bu insanların başına gelen hastalık Silikozis. Tıpçası; “Silikozis, kristal silika inhalasyonu sonucu gelişen diffüz interstisiyel fibronodüler akciğer hastalığıdır.” Türkçe meali ise giydiğimiz eskitilmiş kotların o hale gelmesi için kotlara kumlama işlemi yapılmakta, bu işlem de basınçlı hava ile kum partiküllerinin kumaşa püskürtülmesi ile yapılmaktadır. Zurnanın zart dediği nokta da burası işte. Yeterli güvenlik önlemlerini almayan, çalıştırdığı işçinin sağlığını umursamayan işveren ve işçisinin sağlığını umursamayan işvereni umursamayan bir devlet bileşimi buna ek olarak da duyarlılık seviyesi düşük bir sivil toplum eklenince silikozis hastalığının Türkiye’de hızla yayılmaması için bir sebep kalmıyor.
Ne yapılabilir derseniz? Gene tıp bize şöyle demektedir: “Silikozis, genel anlamda pnömokonyozis önlenebilir fakat küratif olarak tedavi edilemeyen çevresel ve/veya mesleksel bir hastalıktır. Silikozis; bir kez geliştikten sonra, hasta bir daha sağlığına kavuşamamakta, bazen ölümcül olabilmektedir. Bu nedenle hastalığın gelişiminin önlenmesine yönelik çalışmalar önemlidir.” Yani, bu hastalık hiç başlamadan önlenmeli ve bu da mümkün! Nasıl mı? Bir çok gelişmiş ülkede kullanıldığı üzere özel kıyafetlerle ve kapalı alanlarda yapılmak üzere işlem sırasında oluşan hava bileşiminin doğrudan solunmasını önleyerek bu hastalık da önlenebilir.
Sağlık bakanlığı kum, silis tozu veya silika kristalleri içeren herhangi bir madde kullanımını yasakladı, ayrıca 2010 itibariyle silikozis hastaları sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanma hakkına da sahip oldu ama sorun hala güncel. İclal Aydın’ın Vatan Gazetesi’ndeki yazısına bakarsak işçi korucu olmakla kumlama işçisi olmak arasında yaman bir ikilemde kalmış. Hala 400-500 lira gelire ihtiyacı olan insanlar gizli saklı, sigortasız bu işlerde çalışmaya mecbur. Eskitilmiş kotlar ortadan kalksa dahi sistem bu çeşit nice yaman çelişkiler üretmeye hazır. Bunun bir çok ekonomik ve sosyolojik sebepleri var.
Bu yüzden bence en mantıklısı kumlanmış kota hayır demektense bu işlem için en sağlıklı koşulların sağlanmasını zorunlu hale getirecek bir devlet mekanizması. Peki bunun için ne olması lazım? Devletin öncelikle büyük kot markalarını sıkıştırması, rahatsız etmesi lazım. Fakat heralde güzel güzel öldüler diyen bir zihniyet değil gerçek anlamda sosyal bir devlet sermayenin büyük markalarını sıkıştırabilecek cesarete sahip olabilir. Belki silikozis için atılacak böyle bir adım başka alanlara da örnek teşkil edebilir..
Daha fazla bilgi ve kaynak için:
http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfa
http://www.kotiscileri.org/s/273/i/brosur.pdf
http://www.korhek.org/khb/khb_006_05-395.pdf
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=305783&Categoryid=4&wid=10
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=285646&Categoryid=4&wid=10
12 Haziran 2010
HASTANE
9 Haziran 2010
BP: Bitmeyen felaket
BP’nin tek başına çevreyi katlettiğine inanmak güç. Zira şirketin Meksika Körfezinde yürüteceği sondaj işlemlerinin kapsamlı bir çevresel incelemeden, kategorik muafiyet bahşedilmek suretiyle, sıyrıldığı gerçeği ortada dururken. Elbette bu vaka gözleri ABD İçişlerine ve muafiyeti bahşeden Maden Yönetim Servisi’ne çevirdi. Servisin başındaki isim istifa etmekle birlikte sonuç yeterli görülmüyor. Çünkü servisin bağlı olduğu İçişleri Bakanı’nın da, geçmiş dönemlerde BP ile ilişkileri göz önüne alındığında, açılan soruşturmanın başında bulunması tartışılır nitelikte. Bir başka nokta da Obama’ya yönelik tepkiler. Başkan’ın sonradan yaptığı sert çıkışların, başta beklenen duyarlılığı gösterememesinden doğan boşluğu telafi etmesi zor görünüyor. Bu anlamda, selefi Bush’un Katrina kasırgasına tepki göstermekteki ataletinin faturası düşünüldüğünde politik baskıların artacağı bir döneme girileceği aşikar.
Elbette işin bir de sermaye boyutu var. BP sıradan bir şirket değil. 2009 gelirleri baz alındığında ABD’de faaliyet gösteren en büyük 3 şirketten biri. Bu durumu ABD ve BP arasındaki ilişkiler de istatistiksel olarak anlamlı kılıyor. Zira 2009 itibariyle BP’nin petrol satışlarının %40’ı ABD’de gerçekleşti. Şirketin petrol ve gaz rezervlerinin 1/4’ü de yine bu ülkede bulunuyor. Gelelim diğer kısma. BP’nin 2010 ilk çeyreği için açıkladığı kâr 6 milyar dolardan biraz fazla. Yine de çevre krizi sonucunda 1/3 oranında eriyen hisse fiyatları, şirketi yatırımcılara ve BP hissedarlarına yönelik güven açıklamaları yapmaya zorladı. Öte yandan maliyeti her geçen gün artan felaketin bilançosu netleşmeden kâr payı dağıtılmasının askıya alınması yönünde ciddi bir politik baskının oluşması ihtimali güçlü. Zira yapılan kaba hesaplar faturanın brüt 40 milyar $, net 20 milyar $’ı bulacağı yönünde. Tabii bu maliyetlerin vergiden düşülebilir olup olmadığı da meçhul. Obama yönetiminin faturayı BP’ye ihale ettiğini bildiğimiz halde şirketin bu işten en az zararla çıkmak için elinden geleni yapacağı da bir sır değil. Bunların yanında bir sonraki adımda yeni bir ‘merkezileşme’ sürecine gidilip gidilmeyeceği de tartışılan konular arasında. Ortada günden güne değer kaybeden ve piyasa kapitalizasyonu açısından en büyük rakibi Royal Dutch Shell’in gerisinde kalan bir dünya devi varken bu ihtimalin gündemi işgal etmesi anlaşılabilir bir durum.
Aslında bir çevre felaketini ya da bir başka deyişle bölge ve bir ölçüde dünya nüfusunun bu olaydan nasıl etkileneceğini, canlı popülasyonlarının ne ölçüde zarar göreceğini, okyanusun eski halinin iade edilmesinin mümkün olup olmadığını ve ölen insanları konuşmamız gerekirken finans kapital, aşırı tüketim ve yozlaşma üçgeninde sermayenin pervasızlığını konuşuyor olmamız bir tesadüf değil.
Unutmadan; içinde bulunduğumuz düzenin bir parçası olarak sorumluluğumuz orta yerde duruyor. Ancak bunun karşılığı felaketlere yol açan pervasız ihlaller olmamalı.
Not:9 Haziran tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.