Sayfalar

7 Aralık 2010

Aşağıdaki cümlelerin hangisinde amaç-sonuç ilişkisi vardır?

AK Parti yönetimi altındaki Milli Eğitim Bakanlığı’nın uygulamaya koyduğu otistik çocuklara zorunlu din eğitimi düzenlemesine eleştirel bir bakış.

Yazar: Hatice Örs

1990lar boyunca eğitim hayatını Türkiye’de sürdürmüş birçok gencin lise hazırlık ve üniversite hazırlık sürecinde aşina olduğu cümlede anlam testlerinin vazgeçilmez sorusu;
Aşağıdaki cümlelerin hangisinde amaç-sonuç ilişkisi vardır? Bu sorudan hareketle; bugünkü  AK Parti’nin  eğitimde zorunlu din dersi politikalarının ve Milli Eğitim Bakanlığı  bünyesindeki Talim Terbiye Kurulu’nun yaptığı son düzenlemenin amaç-sonuç ilişkisi dahilinde değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

17 Ekim 2010 tarihli Radikal Gazetesi’nde ‘Yağmur Adam’a zorunlu din dersi’ başlığıyla yayımlanan habere göre Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun 28 Eylül 2010 tarihli yeni eğitim yılı zorunlu dersler çizelgesine göre ilköğretimin ilk üç sınıfında dörde düşürülen beden dersi saati, dördüncü sınıftan itibaren haftada sadece üç saat verilecek. Buna göre daha önce ilk öğretim üçüncü sınıfa kadar beş saat, dördüncü sınıftan itibaren dörder saat olan beden dersi saati, birer saat düşürülmüş oluyor. Tabii burada akla gelen soru; peki beden eğitim saatlerinin birer saat düşürümesiyle birlikte oluşan bir saatlik boşlukta otistik çocuklara ne öğretilecek? Düzenlemeyi biraz daha inceleyince cevabın içinde saklı olduğu ortaya çıkıyor. Yaratılan bir saatlik boşlukta otistik çocuklara zorunlu din dersi eğitimi verilecek.

Yeni düzenlenmiş eğitim çizelgesi Talim Terbiye Kurulu Başkan Yardımcısı Halil Aşçı imzalı. Ama sorun şu ki düzenlemenin içeriği ve amacı doğrultusunda Din Öğretimi Genel Müdürü ve Talim Terbiye Kurulu Başkanı’na sorulan soruların hepsinin ortak bir cevabı var: ‘… Konu hakkında benim bir bilgim yok.’ Peki o zaman bu düzenlemeyi tek bir kişi kendi kafasına ve inancına göre mi düzenledi? Bu soruya gerçekçi bir cevap bulabilmek ve altında yatan niyeti analiz edebilmek için öncelikle genel olarak otizmin ne olduğu ve MEB’in düzenlediği otistik çocuklar eğitim programı ve özel eğitim ilkelerini tanımlamanın AK Parti’nin iktidarda olduğu sekiz yıl boyunca zorunlu din dersi eğitimi üzerine uyguladığı politikaları analiz edebilmek için önemli olduğunu düşünmekteyim.

Otizm, Türkiye’deki otistik çocuklar ve özel eğitim kurumları

Türk Dil Kurumu’nun sitesinden ulaşılabilecek olan Güncel Türkçe Sözlük’e göre
‘otizm a)ruh, b) içe yöneliklik’ olarak tanımlanmakta. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bünyesinde hazırlanan ‘Otistik çocuklar Eğitim Programı’  içeriği incelendiği zaman alt başlıklar içerisinde bulunan “Otistik çocukların özellikleri” alt başlığı aslen kendi içerisinde, yapılan düzenlemenin çocukların genel özellikleri ve kişisel gelişimleri konusunda izlenmesi gereken yöntemlerle ne kadar çelişkili olduğunu göstermekte. Daha açık ifade etmek gerekirse, aslında ‘otistik çocuklara zorunlu din dersi eğitimi’ cümlesinin ifade ve anlam olarak ne kadar oksimoron( çelişen özelliklerin birarada ifade edilmesi) bir ifade olduğu aşikardır. Buna örnek olarak otistik çocukların genel olarak sahip oldukları duygusal özellikler raporda sıralanırken kullanılan şu ifade bu tanımlanın yerinde bir tanımlama olduğunu gözler önüne sermektedir.Raporda kullanılan ifade şu şekilde: ‘Otistik çocukların çevrelerindeki duyusal uyarılara çok farklı tepkiler vermelerine karşın yeni bir nesneyi genellikle koklayarak, yalayarak ve parmaklarını üzerinde gezdirerek tanımaya ve keşfetmeye çalıştıkları gözlenmektedir.’
Bu bağlamda ilk öğretim seviyesinde verilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin müfredatında bulunan: ‘tanrı’, ‘ruh’, ‘inanç’, ‘namaz’, ‘dua etmek’, ‘ahiret’, ‘cennet’ ve ‘cehennem’ gibi kavramların otistik bir çocuğa hangi yolla anlatılacağı merak konusudur. Bu merak doğrultusunda, yapılan çizelgenin içeriğine bakıldığı zaman otistik çocuklar için ne özel bir kitap ne de özel bir eğitim tekniğinin geliştirildiği, aksine yenilenen çizelgede: “Yeni öğretim programı hazırlanıncaya kadar mevcut İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi programında öğrencilerin engel durumları, eğitim performansları, moral yönünden güçlendirilmesi, sosyalleşme ve kültürlenme ihtiyaçlarının karşılanması gibi hususlar kaale alınarak zümre öğretmenler kurulunca seviyeye uygun seçilecek konular işlenecektir" ifadesinin kullanıldığı görülmektedir. Sorulması gereken soru şu: Hangi seviye?

Otistik çocukların kavramları tanıma ve anlamlandırmaları konusunda genel bir örnek vermek gerekirse, eğer otistik bir çocuğa ‘ağaç yaşken eğilir’ atasözünü kullanarak insanın kişilik özelliklerinin çocukluktan itibaren şekillendiğini anlatmaya çalışırsanız, karşınızdaki otistik çocuğun kafasında canlanacak olan şeyler şunlar olacaktır; bir ağaç, yaş da çok net bir kavram olmadığı için yağmur ya da ıslalık ve eğilik kavramları canlanacaktır. Sonuç olarak da kafasında beliren olgu; ıslak eğik bir ağaç gövdesi olacaktır. Dolayısıyla somut kavramlar üzerinden dünyayı tanımlayan bir akıl yapısının tamamen soyut bir kavram olan din olgusunu nasıl anlayacağı ve doğal olarak anlayamayacağı için gelişimini gerileteceği aşikardır.

Konun uzmanları karara karşı çıkarken, otistik çocukların somut kavramları bile anlamlandırmakta zorlandığı ve zihinsel engellilerden çok daha fazla özre sahip olduklarını belirtirken, aynı zamanda kaba motor kas gelişimleri zayıf olduğu için bu çocukların beden eğitimi dersleriyle aynı zamanda fiziksel olarak da güçlendirildiklerinin altını çizmektedirler. Görüldüğü üzere uygulamanın bilimsel ve teknik açıdan uygulanamaz olduğu ortadadır. Fakat önemli olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyduğunu, daha doğrusu hangi amaçla böyle bir uygulamaya gittiğini irdelemek ve perde arkasındaki politikayı anlamak gerekmektedir. Genel olarak kurumlara atanan müdür ve kurul başkanlarına bakıldığı zaman AK Parti’nin İslami değerleri hayatın her noktasında öne çıkarma politikasına bağlı olan kişiler olduğu görülmektedir. Aynı zamanda özel eğitim kurumları adı altında otistik çocukların ailelerinin çocuklarını gönderdikleri bazı eğitim kurumlarının birçok bölgede belli dershanecelik faaliyetlerini yıllardır yürüten FEM, Yeşilırmak ve Körfez dershaneleriyle aynı yapıya  ait olduğu de görülmektedir.

Zorunlu Din Dersi Eğitimi Hakkında Yakın Zamanda Yapılan Öneriler

Daha bu haber üzerine resmi makamlar tarafında hiçbir gerçekçi bir cevap gelmemiş ve konu adeta KPSS hikayesiyle örtbas edilmişken, 5 Aralık 2010 tarihli haberlerde, İmam Hatip Liseleri Mezunları Derneği (ÖNDER) Başkanı  Hüseyin Korkut’un İmam Hatip Liseleri’ne karşı yürütülen katsayı ve kılık kıyafet yönetmeliğinin bir nevi bu liselerde okuyan öğrencilerin başarısını engelleyemediği, derneğin her türlü desteği sağlayıp Türkiye’deki üniversitelerde eşit eğitim hakkına nail olamayan öğrencilerin yurt dışına burslu olarak lisans, master ve doktora seviyesinde gönderildiğini belirtmiştir. İroniktir ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da aynı dertlerden  müzdarip olarak bu gün Johns Hopkins Üniversitesi İdari İlimler Akademisi’nde doktorasını aynı bursla yapmaktadır. Bunun ötesinde başkanın konuşmasında zorunlu din eğitiminin anaokulu seviyesinde başlatılması gerektiğini beyan etmiştir.

Her ne kadar ÖNDER başkanının siyasi bir kişilik olmaması ve resmi makamlardan konu hakkında bir açıklama yapılmaması konunun resmi bir politika olduğunu göz önüne sermese de, bu gün hükümet içerisinde yönetim kademesindeki birçok bakanın  İmam Hatip Lisesi mezunu olduğu düşünülecek olursa, başkanın yaptığı önerinin bu çevreler tarafından çok da ters karşılanmayacağı ortadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2007 yılı tarihli zorunlu din dersi kararına bakılacak olursa:” Türkiye’deki din eğitiminin yapısını ve din dersinin uygulanış biçimini eleştiren kararda, “Eğer farklı dini kültürlerin öğretildiği bir ders ise, sadece Müslüman öğrenciler için mecburi kılınması gereksiz. Buna karşılık eğer ders sadece İslam dinini öğretmeye yönelikse, spesifik bir din için öngörülmüş bir derstir ve zorunlu olmamalıdır” denildiği görülmektedir.
Şu anki ders müfredatlarında eskiye oranla ayet ve sure ezberletme bölümü kaldırılmış olsa da yine dersin zorunlu olduğu ve öğretmenlerin ders içi takdirlerinin de ayet ve surelerin ezberletilmesi yönünde olduğu düşünelecek olursa, farklı mezhep ve inançlara açık olmayan tepeden inmeci bir eğitim anlayaşının hala sürdürülmekte olduğu görülmektedir.

Otistik çocuklara zorunlu din dersi eğitimi koyup bir nevi “ruhlarını temizlemek” mantığında olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın  aynı uygulamayı yıllardan beri özel ihtiyaçları bulunmayan normal zeka seviyesindeki öğrencilere de uyguladığı ortadır. Bir nevi kötü ruhlardan arındırma ayinine dönüştürülen zorunlu din dersleri, birçok insandan çok özel ve önemli bir konsantrasyon yeteneği bulunan ve bu gün bilgisayar ve uçak mühendisliği konusundaki en başarılı isimlerin otistik kişiler olduklarını düşünecek olursak, bu özel kişilere hiç de ilgilenmeleri gerekli olmayan din eğitimini zorunlu hale getiren ve bu uygulamayı yapan kişilerin asıl ruhlarının ve akıllarının temizlenmesi gereken kişiler olduğunu düşünmekteyim.

HATİCE ÖRS


21 Ekim 2010

Barış, Şiddet ve Başörtüsü

Barış, Şiddet ve Başörtüsü

Toplumun gündemini dönem dönem ciddi şekillerde meşgul eden başörtüsü konusu son günlerde yine alevlendi. Başörtüsünün kamusal alanda ve özellikle üniversitelerde yerinin olup olmadığı laiklik, modernleşme ve özgürlük gibi çeşitli bağlamlarda tartışıla gelmiş bulunuyor. Son dönemde yaşanan gelişmelerle konu farklı bir noktaya da evrilmeye başladı aslında. Artık daha fazla sayıda üniversitede başörtüsü kabul görmeye başladı. Fakat olumlu olarak değerlendirilebilecek bu gelişme kendi içinde daha büyük bir vehamet taşıyor. Şundan ötürü ki; ülke genelinde uygulanan bir kural, kanun veya yasa yok. Rektörün, fakültenin ve hatta öğretim görevlisinin insafına kalan bir durum haline gelmiş bulunmakta. Uygulamanın bu noktada kalmayacağı ise kesin. Fakat bu yazıda tartışılacak olan başörtüsünün serbest kalıp kalmaması noktası değil. Asıl nokta bu sorunun barış ve çatışma kavramlarıyla toplumsal düzeyde ne kadar iç içe olduğu, başörtüsünün günümüze kadar tartışıla gelmiş haliyle tartışmaya devam etmenin bu kavramlara ne kadar katkıda bulunduğudur.

Tartışmaya girmeden önce bazı kavramları çok kısa (ve yüzeysel olarak) açıklamakta fayda bulunmaktadır. Şiddet, kişiyi aşağılamak, ona fiziksel zarar vermek veya öldürmek şeklinde doğrudan yollarla gerçekleştirilebileceği gibi kişiyi dışlamak, yabancılaştırmak, çeşitli haklardan kasten yoksun bırakmak gibi yapısal yollarla da uygulanabilir. Üçüncü bir şiddet metodu olarak da kültürel şiddet kavramı din veya ideoloji gibi değerler üzerinden diğerini dışlamak üzerine kurulu şiddet olarak tanımlanabilir. Pek tabii ki bu şiddet türlerini birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir. Kültürel şiddet ile yapısal şiddet iç içe geçmiş olabileceği gibi pozitif anlamda bir barış ortamının sağlanması da ancak tüm şiddet unsurlarının ortadan kalkmasıyla mümkün olacaktır. Yeri gelmişken; negatif barış kavramı, sadece doğrudan şiddetin bulunmadığı, sorunların çözülmediği fakat sadece susturulduğu düzen ortamına denk düşerken, pozitif barış doğrudan şiddetin yanı sıra yapısal şiddet unsurlarının da çözümlendiği bir ortamı tanımlar.

Bu kavramlara dayanarak başörtüsü sorununa bakıldığında yıllardır pozitif barış içinde yaşadağımız pek söylenemez. Sorun başörtüsünün belirli iktidar dönemlerinde daha fazla gündeme gelmiş olması değildir. Sadece belirli dönemlerde baskı unsurları hafiflediği için görünür hale gelen tartışma belirli dönemlerde ise tamamen baskılanmıştır. Fakat yaşadığımız sürekli bir negatif barış ortamı olmuştur. Yine yukarıdaki kavramlardan devam edersek bu negatif barış ortamında doğrudan bir şiddet görmesek de yapısal şiddet tamamiyle mevcut olarak devam etmiştir. Çeşitli organlar aracılığıyla başörtüsünün üniversitelere girmesine izin verilmemiştir. Başörtüsünün serbest bırakılması gerektiğini, bunun bir özgürlük meselesi olduğunu savunan görüş bu noktada anlaşılır gözükmektedir. Uygulamada varolan bu yasağın kalkması pozitif barışa doğru ilerlemede topluma önemli bir artı kazandıracak gibi gözükmektedir.

Ancak, sorun bu noktada açıklığa kavuşmamakta. Belki yapısal olarak uygulanan bu soruna çözüm bulunmuş olacak fakat daha derinlerde yatan kültürel şiddet ihtimali baki kalacaktır. İlk paragrafta da değinildiği gibi şu ana kadar toplumda yürütülen tartışmaların düzeyi kültürel şiddet konusuna vurguda bulunmuyor. Bugüne kadar o ya da bu şekilde başörütüsü siyasi sembol haline dönüştürüldü. Bu noktadan sonra masum bir şekilde ‘hadi bu yasağı kaldıralım, özgürlükler ülkesi haline gelelim’ talebinin sonuçlarının bu kadar masum olmayabileceği muhtemeldir. Her ne kadar mahalle baskısının olmadığı yönünde olumlu düşünceler bulunsa da bu tür sembolik konularda ne kadar gerilimli bir toplum olduğumuz aşikar.
Tartışılması gereken yasak kalktıktan sonra neler olacağıdır. Başörtüsünü yıllarca pişiren siyasetçiler oldu. Şimdi hiç birisinin ‘hadi samimiyseniz gelin kaldıralım’ diyip sonrasını düşünmemeye hakkı yok. Bu kadar yüzeysel bir yaklaşım pozitif barış anlamında bir şey getirmeyecektir. Yapısal şiddeti ortadan kaldırır belki ama kültürel şiddet bağlamında sorunun daha da gelişmesine sebep olabilir.

Sonuç olarak başörtüsü yasağının kalkıp kalkmamasından öte daha derinde yatan ve daha ciddi sorunlara yol açabilecek olan kültürel zıtlaşmaların önlenmesi için neler yapılmalı, bence bunlar tartışılmalıdır.

15 Ekim 2010

Akıyoruz bir yerlere

Şimdilerde üzerinde ciddi ciddi düşündüğüm bir mesele var. Daha doğrusu bir soruya cevap arıyorum. Hayatlarımızın akışına yön vermek ne kadar mümkün? Cevap verirken kestirip atmanın kolay olduğu kadar yanıltıcı olduğu bir durum. Muhtemelen birçok kimse peşinen ne kadar bilinçli olduğundan dem vuracaktır. Kariyer odaklı bir piyasa mantığı içinde aksini düşünmek de biraz naiflik olurdu. Hayatlarımızın bir yere aktığı kesin ama nereye? Kaçımız bilinçli bir tercih sonucu bulunduğumuz noktaya geldik? Kimimiz tesadüfen bulunduğumuz yerde mutluyken kimimiz mutsuzluğun verdiği bir cesaretle farklı mecralara yönelmekte. İşin ilginç yanı bence tam da bu noktada başlıyor. 


İstediğimiz ‘şey’ hakkında doğru kararı verecek kadar kendinden emin olanlarımız bile sürüye kapılmaktan kurtulamıyor. Gündelik hayat koşuşturması, her gün bir diğerinden farksız biçimde yeniden üretilen ilişkiler ve ruh halleri bizleri istediğimizi değil ‘doğru’ olanı yapmaya yöneltiyor.  Doğru ise mevcut sistemin gerçekliği olarak karşımızda durmakta. Zira istediğini yapmak ya da istediğini olmak bir isyan hüviyetini taşıyor. Bir karşı duruşu gerektiriyor. Ancak belirtmek gerekir ki sözüm hayatın üretim tarafında yer alanlaradır. Yoksa hayattaki tek amaçları güzel/yakışıklı bir eş,zenginlik ve statü olan ‘günün insanları’na değil. Bu bir tercihtir denilebilir. Fakat ben yine de bu zihniyetin mevcut kurallardan yakınmasına hak veremiyorum. Diğer yandan, sırf yeterince cesaret gösteremedikleri için isyan edemeyenlere de insafsızca vuramıyorum. Çünkü isyanın cezası başarısız olunduğu takdirde ölümdür. Peki uğrunda ölmeye değer bir amacın olması mı tercihe şayandır yoksa var olan kurallara uygun oynanan bir oyunda mutluluk fakiri bir hayat mı? Cevabı tercihlere bırakalım.

Hayatın akışına yön vermekten bahsediyorduk. Dünyaya gelirken ana babamızı seçemiyoruz arabeskliğine girmeden konuşacak olursak, biraz abartıyla sürekli çevrenin koyduğu hedeflere ulaşarak bir ömür geçirdiğimizi teslim edelim. Bu bazen aile, bazen arkadaş ve zaman zaman da eş olabilir. Hiç unutmam. Sınav sistemi ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, ailelerin daha ilkokul çağından başlayarak çocuklarına sürekli olarak her önemli sınavın öncesinde ‘Bu son!’ diyerek motivasyon sağlamaya çalışmaları ve ‘kazan, hayatın kurtulacak’ telkinleri. Ebeveyn güdüleri açısından son derece anlaşılabilir bir refleks. Hele hele bugünün dünyasında. Bilhassa üniversitede artık kendi çizdiği yolda gitmek isteyen çocuklarına, ‘tamam sen onu yine yap ama önce bir elinde bilmem hangi bölümün diploması olsun, mesleğin olsun’ yaklaşımı da benzer nitelikte. 4. sınıfın sonuna gelip okulu bırakan, yeniden sınava giren çok kişi duymuşsunuzdur. Hatta bu insanları kendi akranları dahi ebeveyn tipi bir vizyonla yargılarlar. ‘Ne zoru varmış, biraz daha bekleyip diplomayı alsaymış ya! ‘ türünden eleştiriler. O kişiye saygı duymak şöyle dursun, ona böylesi bir kararı verdirecek ruh halini anlamaya çalışmaktan uzak, beylik tepkiler. 

Gerçekçi olmak her zaman akılcı olmayabilir. Hele de isyan etmeyi düşünüyorsanız.  Ancak ben burada gerçekçiliği ne istediğini bilmek olarak değil aksine ödenmesi gereken bedelin farkında olmak olarak yorumluyorum. Aslında ne istediğinizi bilirsiniz ancak elde etmek pahalı bir bedel ödemeyi gerektirecek olduğunda ırmağın akışına kendinizi bırakırsınız. Kolay olana göz kırparsınız. Bunu besleyen damar ise çoğunlukla hayatta daha farklısını görememek, bir anlamda teşvik edici örneklerden mahrum olmaktır. Zira isyan sonucunda başarıya ulaşmaktan ziyade söz konusu süreç ile başa çıkabilmektir mesele. Yoksa var olanı elinizin tersiyle itecek kadar karartmışsanız gözünüzü, ben başarının eninde sonunda geleceğine inanlardanım.

Keşke herkes istediğini yapabilse demek saçma. Ne istediğini bilmek kadar istediğin şeyin hakkını verebilmek de önemlidir. Gelip geçici hevesler yaşama yön vermemeli. Özellikle de yaşam boyu sizin karakterinize etkiyecek bir uğraş ile kıyas edildiğinde. Yine de kolay değil. Emin olamamak veya bıyık altından gülenlerin düşündüğü gibi kararsızlık değil sebep. Aksine cesaretsizlik. Önünü görememek. Baştaki soruya dönecek olursak. ‘Doğru’ bir cevap var mıdır bilmiyorum. Ama cesur hareket edilmeden ‘doğru’ bir cevap verilebileceğine  de inanmak zor.

12 Eylül 2010

knowing how to live

For all my life, i feel like I was trapped into a body that doesn’t belong to me, to my soul. My soul was screaming all over, nobody could hear… Do you know how that feels? Do you know how it is to feel u re choking but never able to find the reason. You always feel guilty for being different. You are always ashamed of your thoughts. You want to be one of them, which you strongly disagree, them people who always seem happy and smiling. You think, if you just for a minute could be like them, would have the relief of your life. Your mind, which is carrying the burden of actively thinking, would be free forever.

Was that even possible to be happy just with having things? It wasn’t to me… But i wish, then everything would be so easier. If that was possible, why don’t people stop having? It’s all temporary pleasures which has no end. You always aim another aim. Till you make something belonging to you but also out of your control, that you can reach your dreams through it and when they couldn’t manage, you won’t be responsible, there will always be someone to blame and you will never stay alone. What is it more than a mutual relationship? Sometimes they even expect more than they give…Till you have your own blood, your children…When you have them, you stop worrying about you, your world has a meaning now, you give the answer to all the questions in your mind, you find the reason of your being...

So selfish…The basics of being a human, saving yourself first. Nowadays the reasons are changing though, people have two different commitments, either to the family or work, some of them to both. Lucky bastards! Dedicate your hours to “not living”! Someone said before; “we don’t know how to live”.

I am resisting not to choose the easy one, still struggling with my thoughts, which I won’t give up for a while, hopefully till i die. But sometimes ask to myself, if that people are happy and if we get here to find happiness, why am i forcing myself not to be like that? I try, i try… The thing is this is not something that you can get by trying, you should feel like that, think like that. That battle was already lost for me, i was cursed.

I was sick of that feeling, being a stranger to my own specie, not belonging to my society. I tried to leave my place, having the hope that there was another world outside… Different places, different people, the feeling has remained.

Acknowledging was better than rebelling, which gave little bit peace to my soul. I let myself be like i am, accepting that I will stay like that forever, but also getting wiser enough not to get angry to people around me for the way they are. It’s not their fault if they are not like me, it’s not my fault if i am not like them. We’re allies, not enemies, born to find the happiness without a user’s guide, trying to find the best one for each of us. And there is one truth; you cannot cheat on that way, you have to write your own’s. No one will be helping you, you will fail anyway if you think you can have the same with someone else's, it wouldn't fit you!

Good luck to all of us, for the most difficult survival fact; knowing how to live.

28 Ağustos 2010

Yanılgı

Yanında bir kadeh vardır bazen. Onunla dertleşirsin. Anlatırsın. Uzun uzun. Bir cevap bekler gibi sorarsın ama bilirsin, yalnız olduğunu. İçinde ne olduğu değildir mesele. İçindeki içine akınca daha sıkı dost olursun. Seni ondan iyi kimse anlamaz sanırsın. O an bir tek sen varsındır. Dünyada bir tek sen, bir kadehle dertleşen. Yanılırsın.

Kadehin içindekine meze dahi olmaya yetmez dertlerin. Aşk, iş, dost acısının alası sende var sanırsın. Kimse seni anlamaz. O’ndan başka. Ama bir şartla. Doldurmazsan yine yalnızlaşırsın. Kadehin içindeki berrak bir deniz gibi çeker tüm sıkıntını. İltihabını alır ruhunun. Damarlarında dolaşmasına gerek kalmadan bazen. Ama çoğu zaman geçsin istersin. Geçsin ki bir an olsun unutabilesin. Öyle sanırsın. Yanılırsın. Unutmayı unutturur sana. Mıhlar beynine. İstediğin de budur aslında. Gözün arkada kaçmak üzüntülerinden, ayrılmak istemezcesine.

Saygı duyarsın, seni bilgece dinlediği için. Şaşırırsın. Ve beklersin ne söyleyecek diye. Duymaya çalışırsın, duyamazsın. Her an duyduğunu zannedersin. Fakat yoktur bir farkı öteki anlarından. Bile bile kandırırsın kendini. İnsan olduğunu hatırlarsın. Hem de en basitinden. Yüzleşmek zor gelir. Yüklenirsin mazlum kadehe. Onu besledikçe karşılığını istersin. Yanılırsın. Göre göre yanılmak bir tebessüm kondurur dudaklarına. O an bilinçsizce bakarsın etrafa. Dünya sadece senin etrafında dönmeye devam eder. Sen durmasını bilinçsizce isteyene dek.

Sonuna yaklaşırken geçirirsin içinden. Vay be dersin işte böyle..İşte böyle geçmiş başımdan. Acılarla falan olgunlaştığını düşünürsün. Senden dertlisi yoktur o an. Ya da senden daha üzgünü. Yaşamadığın yaşanmışlıklara atıf yaparsın. Son kadehi yuvarlarken, farkındasındır kendini aldattığının. İçin acır. Nefret edersin. Yönü olmayan bir nefrettir seni şişiren. Kendine yine gelemezsin. Kandırılmaktan zevk alırsın. Artık elinden gelen sadece yeni bir kadeh istemektir. Çünkü bilirsin, eskisi artık seni terk etmiştir.

Olduğun gibi görünemezsin, hafif kalır; göründüğün gibi olamazsın, ağır gelir. Arada gider gelirsin. Samimiyetindir durduğun yeri belirleyen. Samimiyetin ne olduğunu o kadehle baş başa geçirdiğin vakitlerde anlarsın. Izdırabından kurtulmanın, en az mümkün olduğu kadar imkansız olduğunu kavradığın acı bir noktadır zamanda. Zira, iliklerine kadar hissedersin, kim olduğunu. Daha doğrusu olmadığını.

Sahte bir gülücük çakarsın semaya. Kalabalık bir sessizliktir fonda çalan. Nakaratı hep aynı. Sen ve bir türlü yüzleşemediğin sen. Yüzleştiğini sandığın ama her defasında yanılan sen. Bir boşluk akar önünden ve kapılmak istersin azgınca. Kapılamazsın. Tutmaz seni, kusar. Bozulursun. Elinden bir şey gelmez. Avucunda kalan, sıkıntı damlacıklarıdır. Zira ne yerdesindir, ne gökte.

Yıllar, dostlukları pekiştirir sanırsın. Ta ki samimiyet, yılların gölgesinde görünmez olana kadar. Aynı hatayı ‘Zaman her şeyin ilacı’ diyenlere inandığında da yapmıştın. Ama uslanmazsın. Uslanırsan eğer sonun olur. Zira hayat o hatayı yapmanı bekler, sen de bilirsin. Zaman değildir ilacı. Arada sırada çakır keyif olmak, o kadar. Unutmadan ama umursamadan nefes almak. Müptelası olduğunda, anlamsızlaştığını hatırlayarak.

Yalnızlık mı? Senden yalnızı yoktur diye düşünürsün tekrar. Kuru bir kalabalıktır, geçip gider etrafındakiler. Geçip gitmemesini istemen manasızdır, içlerinden biri kalmayı istemedikçe. Gerçeğe sahip olmak ürkütür seni. Taşımak zor gelir çoğu zaman. Seni senden başka kimse bilmez, bilemez ama zaten sen de bilmesinler istersin. Mesele de bu değil mi? İçindeki seni, senden başka kimsenin görmemesi. Mümkünse kendinin bile…

3 Ağustos 2010

Birileri Bizi Kışkırtıyor!

Geçen hafta Hatay'ın Dörtyol ilçesinde 4 polis memurunun öldürülmesi sonrasında ilçede yaşayan Kürtlere karşı saldırılar gerçekleştirildi. BDP binası yakıldı ve Kürtlere ait işyerlerine zarar verildi. Yine benzer bir olay da İnegöl'de meydana geldi. Esnaf kavgası olarak başlayan olaylar çatışmaya dönüştü. Bölgede yaşayan Kürtlere karşı saldırılar gerçekleştirildi.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay İnegöl'de yaşanan olayları" ...olayın siyasi bir yönü yok. Şoförler kavga etti,amigolar tahrik etti." şeklinde değerlendirdi. Yani Atalay yaşanan saldırıların etnik bir çatışma niteliğinde olmadığını, aksine olayların amigoların tahriki sonucunda olduğunu vurguluyor. Hükümetin "Kürt Açılımı","Demokrasi Açılımı", "Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi" gibi farklı isimlerle başlattığı açılım sürecinden bu yana bir yıl geçti. Atalay'ın "açılım" süreci olarak geçen bu bir yılın ardından meydana gelen olayları "amigo tahriki" olarak yorumlaması aslında gayet manidar.Çünkü "açılım süreci gayet iyibir şekilde yürütülüyor, bu konuda herhangi bir başarısızlık söz konusu olamaz!" Fakat birileri bu durumu sabote etmek istiyor! Kışkırtıyor! Tabii bir de 12 Eylül'de yapılacak olan referandum öncesinde toplumsal kargaşa yaratılabileceğine yönelik açıklamaları AKP yetkililerince dile getirilmişti.
AKP yetkililerince dile getirilen iddiaların doğruluk payı olmadığını söylemiyorum. Benim burada itirazım; ne zaman bir etnik veya sekter bir çatışma çıksa, hemen bir sahte kardeşlik,hoşgörü ve aslında birileri bizi birbirimize düşürtüyor temalarının ön plana çıkartılmasına. Eğer bu saldırılar konjonktürel olarak yaşanmış olsaydı, belki o zaman Bakan'a hak verebilirdik.Ama benzeri olaylara 1934 Trakya ve 1955 6-7 Eylül Olayları'nda , 1978 Kahramanmaraş ve 1993'te Sivas Katliamları'nda da tanık olduk. Ayrıca son yıllarda Ege Bölgesi'nde ve Mersin'de Kürtlere karşı gelişen saldırgan tavırlara bakıldığında linç kültürünün geçmişten günümüze bir devamlılık arz ettiğini görüyoruz. Ayrıca, bu tür saldırıların yakın bir gelecekte tekrar gerçekleşmeyeceğini rahatça söyleyebilir miyiz? Bu minvalde; Bursa Valisi Şerafettin Harput'un " olayları çıkartan insanlar vatanını,milletini seven insanlar" demesi kanımızı donduran cinsten bir açıklama. Yine aynı şekilde Dörtyol İlçe Emniyet Müdürü Mustafa Yavuzyolcu'nun Kürtlere ve ilçeyi ziyaret etmeye gelen BDP heyetine saldırmak isteyen kitleye yönelik olarak; saldırganların başını okşayarak,biz size zarar gelmesin diye burada uğraşıyoruz,hadi dağılın demesini nasıl yorumlamalı?
MHP ve CHP son bir yılda ölen asker sayısındaki artışın AKP'nin "açılım" politikasının sonucu olduğunu vurguluyorlar.(Bu söylemin özellikle kendisi de Dersimli olan Kemal Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilmesi içler acısı!)Bu strateji ile AKP'nin terör örgütüne karşı kullandığı pasif politikalarla onu güçlendirdiği söylemiyle AKP'nin içindeki milliyetçilerin oylarını kazanmak istiyorlar. Bu strateji ile milliyetçi kitlelere " öz diyarında garipsin, öz vatanında parya" hissiyatını aşılamaya çalışıyorlar.Mesela;"Kürtler artık her şeyi eline alıyor. Böyle giderse Türkler azınlık olacak.Bir zamanlar Türkler varmış diyecekler."sözlerini söyleyen AKP Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem farklı bir partiden de olsa aynı manteliteyi yansıtıyor. CHPve MHP'nin tutumları aynı zamanda resmi ideolojinin en temel söylemini de dile getiriyor:"Türkiye Türklerindir." Bursa Valisi'nin ve Dörtyol Emniyet Müdürü'nün saldırganları vatansever ve korunması gereken insanlar olarak tanımlaması da bu durumu gözler önüne seriyor. Tabii bu konuda milliyetçi,saldırgan ve savaş yanlısı bir söyleme sahip olan basın ve medya kuruluşlarının etkisini de gözardı etmemek gerekiyor.
Artık sahte kardeşik ve birliktelik masallarını bırakıp,geçmişte ve günümüzde yaşanan ayrımcılıklarla,haksızlıklarla ve katliamlarla yüzleşmenin zamanı geldi. Türkiye'de yaşayan farklı etnik ve dini kökenden insanların veya gurupların varlığının devlet tarafından samimi bir şekilde kabul edilmesi gerekiyor. Daha açık bir deyimle,ülkenin "gerçek sahiplerinin"sadece Türkler(ve Hanefiler) olduğu zihniyeti terk edilmelidir. Develtin itibarının,güvenliğinin ve bekasının değil, ancak bireyin güvenliğinin,huzurunun,refahının,hak ve özgürlüklerinin öncelikli olduğu bir düzende barışın tezahür edilebileceğini düşünüyorum.

24 Temmuz 2010

İzmir

Altı sene İzmir’de okuduktan sonra bir altı sene de İstanbul’da geçiren ben, İstanbul’u hiç bir şehre değişemem diye düşünmekteydim. Aslında, hala aynı düşüncemi korumaktayım. Fakat İzmir’de bulunduğum bir haftalık süreçte rastladığım bazı şeyler İstanbul’un, ne kadar güzel olursa olsun, İzmir’in bazı artılarına sahip olmadığını ve belki de olamayacağını düşündüm.


Beni bu yazıyı yazmaya iten olaylardan birisi İzmir-Bornova’da Küçükpark adlı, İstanbul’un az biraz Nevizade’sini ya da Barlar Sokağı’nı andırabilecek bir yerde gerçekleşti. Genelde üniversite öğrencilerinin takıldığı 50lik birayı 2,5-3 liraya içebildiğiniz bu güzide mekanda, İstanbul sahalarında görmeyi özlediğimiz hareketlerden birini yaşadım ki burada da yazmak istedim.


Küçükpark’ın ana sokağı iki tarafına dizilmiş bilimum kafeden oluşmaktadır. Bu kafelerde nargilesinden tostuna her türlü yiyecek ve içecek de bulunmakta. Arkadaşımla sokakta iki tur attıktan sonra içeride bir iki kişiden fazla müşterisi olmayan sakin bir yere oturmaya karar verdik. Fakat oturmadan önce civardaki bir fırından yiyecek bir şeyler almıştık. Tahmin edebileceğiniz üzere bu tarz yerlerde yiyeceği dışardan getirmeniz pek hoş karşılanmaz. Haksız da sayılmazlar, zaten kendileri yiyecek her şeyi hazırlarken neden dışardan yaptığınız alışverişe yataklık etsinler ki? Fakat bu bir İstanbullu mantığı.. Çünkü arkadaşım bunun aslında çok da normal olduğunu söyledi defalarca!(ki ben olay anına kadar da inanmadım)


Her neyse biz yiyeceklerimizle oturmadan önce, benim şüpheci tavrımdan dolayı, mekandan sorumlu kadından yine de izin aldık. Ki kadın bunu çok garip karşıladı ve çok olağan bir şey olduğunu, hiç çekinmeden oturabileceğimizi söyledi. Ama İzmir’i İstanbul karşısında 1-0 öne geçiren hareket bu değil henüz. Biz yiyeceklerimizi çıkarıp yemeye başlamışken, müşterisi bile olmayan bu kadın, bir tabağa zeytin, domates, salatalık hazırlayıp bize ikram etti. Hani zaten müşterim yok nereden kazansam kârdır diye bakmaktansa karşısındakini müşteri yerine insan olarak değerlendirebilmek İzmir’in şahsına münasır bir şey olsa gerek.. (Umarım aklınıza düşmüştür acaba bu mekanın ismi ne diye. Eğer Küçükpark’a yolunuz düşerse İndigo Cafe’ye gitmenizi tavsiye ederim ben...)


Yazacağım diğer bir olay ise ne kadar İzmir ile, İzmir insanı ile bağlantılandırılabilir bilmiyorum ama bu çevreci girişim de İstanbul’da göremediğim bir olay. Daha İzmir’e indiğim ilk günden karşıma çıkan ve hergün sokakta 4-5 tane gördüğüm elektrikli bisikletler veya elektrikli motorsikletler bahsetmek istediğim konu. İzmir’de bu kadar sık görünce merak edip biraz internette de göz gezdirdim. Anlaşılan benzinle çalışan araçlara göre önemli bir tasarruf sağlıyorlar. Türkiye’ye Amerika’dan gelip bu aletlerin satışını yapmaya başlayan bir işkadını 1000km’de 9 lira elektrik tükettiğini söylüyor bu araçların. Ayrıca 70-80km hıza kadar da ulaşabildiklerini söylüyor. Gerçi benim İzmir’de gördüklerimin göstergesinde en fazla 60km’ye kadar çıkabileceği gözüküyordu ama farklı bir çok model mevcut olduğu için hız, enerji tüketimi, konfor veya kalite gibi kriterler üzerinden kişisel bir tercih yapmak da mümkün gözüküyor. Aslında bir kaç foruma da baktım ve oradan anladığım kadarıyla bu ürünler uzun vaadede pek kullanışlı değiller. Aküleri zayıflıyor, kendileri de dökülmeye başlıyorlar. Rampalarda da zorlanıyorlar.


Fakat İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Phileas marka metrobusleri kullandığı gibi kullanmadan, teknolojisine uygun kullanılırsa bu araçlar özellikle kısa mesafelerde hem kullanıcısına hem de çevresindekilere gerçekten fayda sağlıyor gibi gözüküyor. Hem tamamen sessizler hem de egzoz dumanları yok. Bir düşünsenize sokağınızda motoru patlaya patlaya geçen sucu motorlarının sessizleştiğini... İzmir bu konuda ilk adımını çoktan atmış gözüküyor, darısı biz İstanbullu’ların başına...

20 Temmuz 2010

Sosyal ağlar üzerine bir deneme

Lafzı iddialı gelebilecek bazı noktaların özünde eleştirel bir deneme yapma gayreti olduğunu burada belirtmekte fayda var.
------------------------------------------------------------------------------------

Sosyal paylaşım dünyasında kendimize bir yer bulma isteğimiz günden güne artıyor. Çeşitli kanallar yoluyla bu isteğimizi karşılamaya çalışıyoruz. Zira sosyal paylaşım günümüzde bir tercihten ziyade bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. Bunu, herkesin kendiliğinden davetli olduğu bir buluşmaya benzetmek çok da yanlış olmaz. Öyle ki, davete icabet edip etmemenizin diğerleri için değil, sizin için önem taşıdığı bir buluşma. Elbette buluşma yerleri de ayrıca önemli. Çünkü bu alemde beklentileriniz ortamı yönlendirebildiği gibi buluştuğunuz ortamın özellikleri de sizi ve beklentilerinizi yönlendirebiliyor. Hatta düşünceme göre, sonuncusu ile daha sık karşılaşmaktayız. Bu anlamda , ortamın ruhuna uygun paylaşımlarda bulunmak, ortamın ruhunu kavramakla aynı kapıya çıkıyor. Aksi halde topluluktan soyutlanmış bir şekilde kenarda kalma ihtimaliniz oldukça yüksek.  

The Economist dergisinde bu konuya farklı açılardan bakan bir makaleye rastladım. Blogların evrile evrile geldiği son durum anlatılıyor. En büyük  rakipleri olan Facebook ve Twitter gibi paylaşım ağlarına atıfta bulunularak elbette. Bu arada rakipliklerinin istatistiklerle desteklendiğini de ekleyeyim. Makalede ilginç noktalar var.  Son dönemde blogların artış hızı neredeyse durma noktasına gelirken, Facebook ve Twitter gibi ağlardaki trafik ise ciddi ölçüde artmış. Geçen yılki trafik açısından, Facebook’ta %66, Twitter’da ise % 47 oranında bir yükselmeden söz ediliyor. Bir anlamda, bloglardan bu sitelere doğru bir kayış söz konusu.  Buna neden olan ise link ve fotoğraf paylaşma, online dergi/günlük muhafaza etme gibi konularda bloglara kıyasla kısa mesajlar yayınlayan bu sitelerin daha pratik ve hızlı oluşları. Yazıda, ayrıca, blogların evrildiği yöne de değiniliyor.  Özel ilgi alanları, blog kullanıcılarının esas yayın sebebi olma konumunu gittikçe pekiştiriyor.  Bununla birlikte, blogların doğasında var olan bloglararası bağlantıların git gide azalması ve yerini daha uzun gönderilerin yer aldığı bir biçime bırakması da değinilen bir diğer nokta.

Bloglardan, Facebook ve Twitter benzeri ağlara kayışta bazı sorular akla geliyor. Örneğin, bunlar birbirinin alternatifi olarak mı görülüyor? Yoksa blogların sunduğu ortam, beklentileri karşılayamadığı için mi daha az tercih ediliyor? Ben birbirlerinin nitelik bakımından alternatifleri  olduklarını düşünmüyorum. Hem kayışın nedeni olarak pratik sebepler de bir ölçüde etken. Fakat nihayetinde insanların bir yerlerde buluşması gerekiyor ve bu manada bir alternatif oldukları da doğru. Öyle zannediyorum ki, bu kayışın sebeplerinden biri sosyal paylaşımın günümüz tüketim kalıplarına kendisini uyarlaması. Her alanda olduğu gibi sosyal paylaşımda da hızlı tüketim söz konusu. Doğru yanlış, gerekli gereksiz sonsuz sayıdaki verinin her gün önümüze konulduğu bir ortamda bu ister istemez bir zorunluluk halini alıyor.

Bu noktada, NTV Bilim Dergisi’nde yayınlanmış bir yazıdan bahsetmek yerinde olacak. Günümüz internet dünyasında okuma alışkanlıklarıyla ilgili bir araştırmanın sonucundan söz ediliyordu. Artık internetteki uzun metinleri, okumak yerine ‘okurmuş gibi’ yaptığımız vurgulanıyordu. Bilgi bombardımanına karşı geliştirdiğimiz bir yöntem olarak düşünülebilir.  Çok okuyoruz belki ama kaliteli okumadığımız da bir gerçek. Bir metni okurken içinde bilmediğimiz bir kavrama köprüler vasıtasıyla ulaşıyor ve bir anda bambaşka bir metne dalıyoruz. İlk ilgilendiğimiz konudan ciddi ölçüde uzaklaşıyoruz. Sonuçta bilgiyi içselleştirmek mümkün olmuyor. Ben bu tespiti, kısa metinlerle iletişim kurma imkanı veren sosyal ağlara olan rağbetle ilişkilendirmenin uygun olduğunu düşünüyorum. Bloglar bir anlamda yazarların belli bir zamanda, emek vererek oluşturdukları metinlerin toplandıkları bir platform.  Bu platformu takip etmek dahi aynı oranda olmasa da bir emek gerektiriyor. En azından okuduktan sonra üzerinde düşünerek emeğinizi ve zamanınızı harcadığınız bir takip söz konusu. Fakat bu bile tek başına bugünün tüketim kalıplarına çok uygun bir davranış formu değil. Dolayısıyla, okurmuş gibi yapmaya en uygun, daha az zaman veya emek gerektiren ortamlara kayışı anlamak çok da zor değil. Ancak burada kastettiğim, faaliyetin niteliğine uygun olarak birim zamanda harcanması gereken emek miktarıdır. Yoksa bilgisayarın başında hipnoza kapılarak harcanan saatler değil elbette. Bu sebeplerle, sosyal paylaşımda yaşanan biçim değişimini tüketim kalıplarından bağımsız düşünmenin doğru olmayacağı kanaatindeyim.

Sosyal paylaşımdan ne kastedildiği de izaha muhtaç bir başka nokta.  Etkileşimde olduğunuz insan sayısı mı yoksa yapmış olduğunuz paylaşımın içeriği mi kastedilen? Elbette her ikisine de imkan veren paylaşım mekanizmaları bulunabilir.  Ancak, hiç kuşkusuz, cevap kişisel tercihlere göre farklılık gösterecektir. Fakat benim görebildiğim kadarıyla,  sosyal paylaşımda ağırlıklı olarak eğlence ve iletişim ihtiyacı öne çıkarken nitelikten ziyade nicelik tercih edilmekte. Bir başka deyişle, bu ağları ne paylaştığınızdan çok ne kadar paylaştığınız ve paylaşımda bulunduğunuz kişi sayısı anlamlı kılıyor. Ancak belirtmekte fayda var. İçeriğin önce gelmemesi, ciddi meselelerin hiç paylaşılmadığı anlamını taşımıyor. Keza bir çok toplumsal tepki bu kanallar vasıtasıyla bir anda gündeme oturabiliyor. Tepkinizin içeriği çok fazla sorgulanmadan bir anda büyük kitlelere ulaşabiliyor. Sesini duyurmak isteyenler için etkili bir araç da olabiliyor. Fakat ete kemiğe bürünmüş bir toplumsal hareketin sahip olduğu güce ulaşması bana göre pek kolay değil. Ne de olsa sanal bir alemden bahsediyoruz. 

Hacmin daha önemli olduğunu gösteren bir diğer nokta da şu: Ciddi meselelerin bu ortamlarda kalabalık güruhlarca ele alınması meselelerin ciddiyetle irdeleneceği anlamına gelmiyor. Başta da değindiğim gibi, ancak ortamın beklentisi buna izin verdiği ölçüde gerçekleştirilebilir bir olgu. Örneğin daha sıkıntılı meselelerin bloglarda ele alınması ilk bakışta uygun görünüyor. Bir başka deyişle, blog ortamının sunduğu hava buna imkan veriyor.  Aynı şekilde, Facebook gibi bir ağda da güncel politika konularıyla ilgili ciddi tartışmaların yapıldığını bir an düşünelim. Bu tür konulara rastlamak çok olası. Ancak değinmiş olduğum hazımsızlık problemi bu sorunların etraflıca ele alınmasını ya da tartışılmasını engellemektedir. Zira Facebook’un iddiası bu örnekle çok örtüşmez. Yanlış anlaşılmasın. Sayısız ciddi mesele burada kendine yer bulmakta fakat yüzeysel bir temas ile de geçiştirilmeye mahkum olmaktadır. Çünkü bu durum kanımca ağ kullanıcılarının genelinin beklentileri ile uyuşmamaktadır.

Bu ağların kullanım amacının daha önemli olduğunu savunan bir görüş de var. Genelde, bu sitelerin sıkı takipçilerince ileri sürülen bir argüman. Aşırı sosyal paylaşımı eleştirenlere karşı bilgece görünen bir refleksle yaptıkları savunma da denilebilir. Hatta meseleye ‘görünüş’ üzerinden bakılırsa haklı da sayılabilirler. Ancak öze ilişkin sorgulamalar durumu değiştirecektir.  Yapısı itibariyle hızlı tüketime odaklanmış bu ortamlarda daha az hızlı tüketmek doğru kullanıma bir örnek teşkil etmez. Zira esasta değişen bir şey yoktur. Ağırlıklı amacı eğlence ve iletişim olan sosyal ağların ölçüsüzlüğü kendinden menkuldür. Bunu anlamakta fayda var.

Bir anlamda, sürekli iletişim halinde olma takıntısı ya da gereği, günün sorunlarındandır.Evet, bu bir ihtiyaçtır. Ancak bu ihtiyaca değil onu yaratan faktörlere bakmak lazım. Ayrıca her şeyin metalaştığı bir dünyada iletişimin de bir araç olma maksadını aşmış olduğu unutulmamalıdır. Paylaşımların ücretsiz olması ilk bakışta göze hoş gelebilir.  Ancak son tahlilde, üyelerin şahsi bilgilerinin bir piyasası olduğunu kabul edersek ihlal edilen gizlilik kuralları etrafında yapılan pazarlıklar da gözden kaçırılmamalıdır. Ya da bu ağlar vasıtasıyla metalaşan insan hayatları da. (örneğin, son günlerde basına da yansıyan, Facebook'tan iç çamaşırı modeli seçilmesi, vb hikayeler) Vurgulamakta fayda var. Çoğu kez bir tercihten ziyade hayatı idame ettirmenin bir gereği olarak ortaya çıkan iletişim faaliyeti özünde hayatın hızla metalaşmasının bir yan ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Eğlence konusuna ayrıca girmeye gerek yok sanırım. Dolayısıyla yukarıda değindiğim, faaliyetin niteliğine uygun olarak kullanılma meselesi ise bu ağları sütten çıkma ak kaşık yapmaz. Bahsettiğim dinamikler mevcut olduğu sürece de eğlence ve iletişim yönü ağır basan bu ağların doğru(!) kullanılması onları bu özelliklerinden bağımsız kılmayacaktır.

Sadede gelelim. Bu yazının konusu sosyal paylaşıma karşı olmak değildir. Aksi davranış bana göre biraz lümpen bir duruştan öteye de gitmeyecektir.Bununla birlikte işin görünen kısmından daha derinlere bakılması gerekliliği aşikardır. Çünkü bu ağ kardeşliği meselesi karşımıza her gün çeşitli formlarda çıkan ve dayatılan davranış kalıplarından sadece bir tanesi. Asıl tehlike ise insan hayatının gitgide metalaşmasını kanıksıyor olmamız. Durumu böyle okumakta yarar olduğu kanaatindeyim.

29 Haziran 2010

Ekonomide Sürdürülebilir Kriz

Ekonomik krizde ikinci perde açıldı demek sanırım yanlış olmaz. Zira, krizden çıkış stratejileri dünyada yeniden masaya yatırılmış vaziyette. Bilindiği gibi, krizin etkilerinin derinleşmesini önlemek maksadıyla ülkelerce bir dizi önlemler alındı. Tabii bu önlemlerin alınması devletlere ciddi bir yük bindirecekti ve bindirdi de. Başta devletleştirmeler olmak üzere işsizlik yardımları, vergi indirimleri gibi tedbirlerle bütçe açıkları çok üst seviyelere çıkarken kriz bir anlamda şirketlerin krizi olmaktan çıkıp devletlerin krizi haline dönüştü. Dolayısıyla krizden çıkmak için alınan tedbirlerin ikinci bir bunalım yaratması ihtimali ciddi şekilde tartışılıyor. Bir anlamda, tedbirin tedbiri alınmazsa yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıya gelme ihtimalimiz oldukça yüksek. Örneğin, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) son yayınladığı Ekonomik Görünüm 2010 raporunda bu tehlikeye dikkat çekilmiş.

Rapora göre, mevcut politikalarla yola devam edildiği takdirde 2025’te durum çok parlak görünmüyor. Raporda alternatif senaryolar üzerinden, gelecek 15 yıllık süreç incelenmiş. Küresel ekonomideki makro dengesizliklerin giderilmesi için tavsiyelere yer verilmiş. Bu anlamda Çin’in, para birimi Yuan’ı kademeli olarak değerlendireceğini açıklaması, dengesizliklerin giderilmesi için uzun süredir beklenen hamlelerden biriydi. Öte yandan, son zamanlarda ekonomi bültenlerinin ana girdisi haline gelen mali konsolidasyonlara da raporda değiniliyor. Bu önlemin kamu borç stoklarının istikrarlı hale getirilmesi için gerekliliği ortada. Bir başka deyişle, kamu borç stokunun Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYİH) payının yönetilebilir seviyelere çekilmemesi durumunda ülkeleri ciddi sorunlar bekliyor. Fakat bu hedefin, özel kesim yatırım ve tasarruf davranışlarına dair  yapısal düzenlemelerle desteklenmemesi halinde toparlanmaya etkisinin sınırlı olacağı da raporda vurgulanan bir diğer nokta.

Konsolidasyonun temelini oluşturan, kamu harcamalarının kısılması ve vergi gelirlerinin arttırılması gibi uygulamalar aslında vatandaşları doğrudan ilgilendiriyor. Aynen bugünlerde meclisten geçecek olan Mali Kural gibi. Ne yazık ki etraflıca irdelen(e)medi. Bütçe görüşmelerinde dahi bütçeden başka her şeyi konuşma alışkanlığımızı düşünürsek anlaşılabilir bir durum.

Biz yeniden dünyaya dönelim. Devletlerin borçları sınırları zorluyor. Bütçe açıklarının revize edilme zamanı konusundaki görüş ayrılıkları da ayyuka çıkmış vaziyette. Bir kısım, Avro bölgesindeki sıkıntılara işaret ederek, bu durumdan mali disiplinsizliği sorumlu tutuyor. Acil kemer sıkma çağrısı yapıyor. Mali daralmaların -piyasalardaki belirsizliği ortadan kaldırmak suretiyle- aslında ekonomiyi genişletici yönde etki yapacağını savunuyor. Keza bankaların tahmin edilenden daha kötü durumlara hazırlıklı olup olmadıklarını anlamaya yönelik stres testleri de belirsizliği ortadan kaldırma hedefinin bir parçası. Nobelli ekonomist Paul Krugman’ın da içinde bulunduğu diğer cenah ise, henüz büyüme ve istihdam rakamlarının istenilen düzeye gelemediğini ve şu anda harcamaların kısılmasının küresel toparlanmaya sekte vuracağını belirtiyor. Mali daralmalara, düşük faizler ya da devalüasyonlar eşlik etmedikçe, bu cenaha göre, genişletici etki argümanı geçerli olmaktan uzak. Zira dünyada faiz oranları zaten tarihi düşük seviyelerini koruyor. Ayrıca, bugünkü ortamda tüm ülkelerin aynı anda devalüasyona giderek büyük ticaret fazlaları vermeleri de uygulanabilir değil.

Tartışmalar bu şekilde sürüp gidiyor. İşin ilginç yanıysa, her iki tarafın da geçmişte yaşanan aynı örneklerden yola çıkarak savlarını ispatlamaya çalışması.

Tabii bütçe kesintilerinin hangi yollardan yapılacağı da ekonomik toparlanmaya katkı bakımından önem taşıyan diğer bir nokta. Örneğin, The Economist dergisindeki bir makalede, Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmaya atıfta bulunularak, maaşların dondurulmasının ve refah harcamalarının kısılmasının, emek maliyetini yükselten vergi artışları ve kamu yatırımlarının azaltılmasına kıyasla toparlanmaya daha az zarar vereceği ifade ediliyor.

Şu sıralar bütçe açıklarıyla eş zamanlı olarak gündeme gelen diğer bir konu ise Avro Bölgesindeki sorunlar. Yunanistan’ın borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesi ve ardından İspanya, Portekiz ve İrlanda gibi ülkelerin de benzer bir sürece girmesi ihtimali belirince gözler bu yöne çevrildi. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Bank for International Settlements (BIS) raporu da konuya farklı açılardan bakma imkanı sunuyor. Rapora göre, 2009 Aralık sonu itibariyle, Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve İspanya’nın (YİPİ) borç yükü, merkezi Avro Bölgesinde bulunan uluslararası bankaların toplam risklerinin yüzde 62’sini oluşturuyor. Bunun yanında riske en fazla maruz kalacak iki grup ise Alman ve Fransız bankaları. Çünkü sorunlu olarak nitelendirilen ülkelerden (YİPİ) toplam alacakları yaklaşık 1 trilyon doları buluyor. Bu meblağ ise YİPİ ülkelerinin tüm Euro Bölgesine olan borçlarının yüzde 61’ine tekabül etmekte. Yunanistan ve diğer sorunlu ülkeleri kurtarma isteğinin arka planı da böylece gün ışığına çıkmış oluyor.

Kriz, küresel olma niteliğini fazlasıyla hak ediyor. Bu karışıklıktan Türkiye de payını almaya devam edecektir. Bankacılık sisteminin sağlam durması önemli olmakla birlikte uluslararası dengesizlikler giderilmediği sürece yerelde düzlüğe çıkmak çok da mümkün görünmüyor. Ancak enseyi karartmayalım. Yine OECD’ye göre, 2030 itibariyle dünya GSYİH’ sının yaklaşık yüzde 60’ı bizim de içinde bulunduğumuz bugünün gelişmekte olan ülkelerince üretilecek.  Adına, kısaca, refahın doğuya kayması diyorlar. Siyasi eksenimizi bilemem ama refah eksenimizin doğuya kaymasında büyük fayda var. Aksi halde yıl 2030 ve kriz hala Türkiye’yi teğet geçmeye devam ediyor olacak.

Kaynaklar
»OECD, Ekonomik Görünüm 2010
»OECD Observer
»Bank for International Settlements, Rapor, Haziran 2010
»The Economist, ‘Euro Bölgesinde Bütçe Kesintileri’,
Haziran 2010

19 Haziran 2010

Benim Meselem: Sosyalleşmek!

Kanı kaynayan bir toplumuz. Tepkilerimiz duygusal reflekslerden besleniyor çoklukla. Aklı selime olan ihtiyacı her geçen gün daha fazla hissediyorum. Son yaşadığım olay ve gözlemlediğim başka bazıları beni bu yazının başına koyulmaya sevk etti. Amacım sebep odaklı bir analizden ziyade sonuç odaklı ve derleme tadında bir saptama yapmak. 

Olayların detaylarını vererek dedikodu yapmak niyetinde değilim. Hepsi gerçekleşme bakımından farklılık arz etse de nihayetinde esasta birleşiyor. Tabii bu esası tek bir kelime ya da cümleyle anlatacak kadar usta da değilim. Ancak, bazı noktaları sayarak kafanızda bir çerçeve oluşmasını sağlamam mümkün. Tahammülsüzlük, sorumluluğunu gereği gibi yerine getirmemek, haksızken dahi haklı çıkma saplantısı, iğneyi kendinden ziyade başkalarına batırmak, eleştiriyi hakaret saymak, nezaketi artı görmek, diye bir çırpıda sıralayabildiklerim, genelde saygısız bir üslupla birleşince çileden çıkmak işten değil. Özellikle sizin makul tavrınızın karşılık bulamaması sinirlenmek için fazlasıyla yeterli. Bu tespiti yapan benim gibi sayısız insan olduğuna eminim. Çünkü bu ruh haline parlamentodan tutun da üniversitelere kadar her yaş grubundan ve eğitim seviyesinden insanda rastlamak kuvvetle muhtemel. Ayrıca belirtmekte de fayda var. Söz konusu dışavurumların gerçekleşmesi için mutlaka gergin bir an yaşanması da gerekmiyor. Ancak sonuç her zaman sert oluyor. Tüm bu dışavurumların tezahür ediş şekli ise bir kelime ile ifade edilebilir: Şiddet. Her türlü şiddet. Sonucu ölüme kadar giden fiziksel şiddet ya da hayatı zindan eden ruhsal şiddet. Nihai durak şiddet olunca, insan olmanın getirdiği temel ayrıcalıkların aslında ‘fazla’ geldiği ortaya çıkıyor. Örneğin konuşmak, sorunu çözmek için değil aksine şiddete başvurmayı meşru kılacak bir araç olarak kullanılıyor. Ya da alttan almak, bir olgunluk göstergesinden ziyade bir ‘eziklik’ gibi algılanıyor. Kısacası yukarıda değindiğim noktaların çoğunun şiddete giden yolda birer araç işlevi gördüğünü ifade edebilirim. En kötüsü de nedir biliyor musunuz? Sokağa tamamen bu psikolojinin kokusunun sinmiş olması. Patlamaya hazır saatli bir bomba gibi içinde yaşadığımız toplum.

Yurt dışında hatırı sayılır bir süre yaşamış olmak da söz konusu meseleye daha farklı açılardan bakma imkanı verebiliyor. Örneğin, kurallarla ciddi problemlerimiz var. Sanırım dışarıya çıkanların (tabii kastettiğim Batılı ülkeler) genelde katılacağı bir noktadır. Yasal düzenlemelerden nezaket kurallarına kadar geniş bir yelpazede sorunlar yaşıyoruz. Akla hemen, herkesin kendisini devletin yerine koyma isteği ve azmi de gelmiyor değil. Ancak otorite zafiyetinden doğan devlete güvensizlik kadar, devlet baba gibi güçlü olma histerisi de toplumsal bir vaka olarak yabana atılmamalı. ‘Kurallar uyulmak için değil çiğnenmek için vardır’ benzeri sloganlarla düşünmeyi şiar edinmiş bir cemiyette! bu tür hadiseler de normal kabul edilebilir.

En büyük kusurlarımızdan biri ise siyah-beyaz bir dünyada yaşamaya çalışmak. Bunun da bedelini, genelde, gri alanların daha çok olduğunu düşünen kafalar ödüyor. Çünkü 2 kutuplu bir alemde karşı tarafın fikrine değer vermek hapis cezası gerektirirken, ona hak vermek ölümle eş değer. Çünkü 2 kutuplu bir alemde ancak haksız olamayacağınızı bilerek hayatta kalabilirsiniz. Ve sonuç olarak düşüncelerinizin esiri olursunuz. Bu bir felakettir.  Zaten bütün mesele de burada düğümlenmiyor mu? Biraz bilimsel takılalım. Buzulları eritmede ışık tutacak bir kavramdan kısaca bahsetmekte fayda var. Sosyoloji ve iktisat literatüründe Sosyal Sermaye (Social Capital) olarak bilinen bu kavramın temelinde, toplumu oluşturan bireylerin benzer özellikler taşımalarından bağımsız olarak birbirlerine karşı güven duygusu beslemeleri yatar. Sosyal sermayesi bizimki gibi düşük toplumlarda kamplaşma olgusu daha çok görülür. Bunda gelir dağılımının adil olmaması da önemli rol oynar. Hemen belirteyim. Bu aynı zamanda büyük bir verimsizlik kaynağıdır. Bir başka deyişle, toplumsal enerjinin etkin bir şekilde değerlendirilememesine yol açar. Elbette verimlilikten dem vurunca Beşeri Sermaye’ye (Human Capital) de atıf yollamak elzem oluyor. Bu kavram ise kişilerin sahip olduğu eğitim seviyesi gibi, toplumsal kalkınmaya (verimlilik artışı yoluyla) doğrudan katkı sağlayacak  niteliklerin bütününü temsil eder. İktisadi Büyüme Modellerinde sıklıkla kullanılan parametrelerden biridir. Konuyu daha fazla dağıtmadan sadede gelelim.

Karşılıklı güvensizliğin tavanda olduğu bir dönemden geçtiğimizi teslim edersek toplumumuzun sosyal sermaye seviyesinin de aynı ölçüde düşük olduğunun tesadüf olmadığını kavrarız.  Bunun dışında, ruh halimizin şiddete giden yolda bir araç olmasının yanında karşılıklı güvensizliğimize katkıda bulunarak bizi kamplaşmaya götürdüğünü de görmekte fayda var. Benzer şekilde ruh sağlığımız da bu güvensizlik ve kamplaşma ortamından besleniyor. (Sosyal Bilimlerin en sevdiğim yanlarından biri de  budur: Faktörlerin birbirleriyle karşılıklı nedensellik ilişkisi kurabilmeleri)

Nihayetinde, çözüm için klişeleşmek kaçınılmaz bir hal alıyor: Eğitim şart! Tabii, Türkiye’de de eğitim veriliyor. Hatta bakanlığı bile var! Fakat bir eğitim bakanlığından çok öğretim bakanlığı gibi çalışmaya devam ettikçe, birbirimize güvenmek deveye hendek atlatmaktan daha zor olmaya mahkum. Zira üniversite okumak, yüksek lisans yapmak ya da kaymakam olmak değil mesele. Mesele, eğitimin içeriği ve niteliğidir. Mesele, daha adil bir gelir bölüşümüdür. Cemaat değil cemiyet olmamızı sağlayacak eğitim ve ekonomi politikalarının ivedilikle tesis edilmesidir. Burada durmakta fayda var. Zira coşmak bu topraklarda kolay olduğu kadar tehlikelidir de. Kıssadan hisse. Siz siz olun, şimdilik karşınızdakine değil de geleceğe güvenle bakmayı tercih edin. Ne olur ne olmaz.



18 Haziran 2010

Vuvuzela

Türkiye saati ile bu sabah NBA şampiyonu da belli olduğuna göre dünyamız üzerinde devam eden en büyük spor organizasyonu Fifa Dünya Şampiyonası olsa gerek. Şu ana kadar gerçekleşen maçlar pek bekleneni vermiş gözükmüyor. Gol açısından kısır, yıldızların yorgun olduğu bir şampiyona geçiriyoruz. Bir umut, ilerleyen basamaklarda takımlar daha hırslı daha istekli olabilir.

Güney Afrika’da gerçekleştirilen bu kupanın maçları, futbolcuları, golleri kadar konuşulan başka bir olayı daha var ki o da ‘Vuvuzela’ları.. 1990’larda Güney Afrika’da popüler hale gelen Vuvuzela’nın isminin nereden geldiği de net değil. Gürültü yapmak anlamına gelen Zulu kelimesinden de geliyor olabilir, çıkardığı ses olan Vuvu’dan da geliyor olabilir.. Boyları değişse de standart olanlarının boyu 63 cm ve plastikten üretiliyor. Aslında tek bir ses veren basit bir korna gibi de düşünülebilir. Sanırım bizim maçlarda kullanılan havalı kornalar kadar sesi ancak çıkarmaktadır. (Sonuçta vuvuzela insan nefesi ile çalışıyor)

Vuvuzela’nın Afrika kültürüne işlemiş bir şey olduğu ise kesin. Fifa’nın kendi sitesinde güzelce ifade ettiği gibi nasıl ki samba davulları Brezilyalılar ile, Meksika Dalgası ise Meksikalılar ile özdeşleştiyse Vuvuzela da Güney Afrika’nın Dünya Kupası kültürüne kattığı bir öğe olsa gerek.

Eski zamanlarda insanları bir araya toplamak için kullanıldığı söyleniyor Vuvuzela’nın. Fifa’nın sayfasındaki yazıda ise konuşan bazı tanınmış yerel isimler ise Vuvuzela’nın günümüzde Güney Afrika’da birlik ve beraberliği sağlamada bir sembol haline geldiğinden bahsediyorlar (bence bizde aynı amaçla kullanılan şeylerden çok daha güzel bir seçim). Mzion Mofokeng’in söylediğine göre insanlar vuvuzela çalmak için stadlara doluşmaya başlamış ve böylece kısa bir süre de olsa gerçek hayatlarından soyutlanıp rahatlayabilmişler (Futbolun afyon olması iyi bir şey mi ayrı bir tartışma konusu). Bir de vuvuzela ile düşmanı öldürdüklerine dair eski bir inançları da varmış. (Gerçi bu da rivayet olabilir ama inançların geleneklerin hangisi rivayetlerden efsanelerden doğmuyor ki?)

Pek tabii ki bu şekilde sembolleşmiş bir vuvuzela’nın dünya kupası dışında tutulması beklenemezdi. Fakat, dünya kupası başladığından beri hem televizyon başında maçları seyredenler hem de Afrika’ya gitme şansına sahip olabilmiş futbol severlerin bir kısmı Vuvuzela’dan şikayetçi durumda.

Öncelikle televizyondan izleyen ve şikayetçi olanlar için iyi bir haber. Bunu önlemenin yolu varmış. (İşe yarıyor mu denemedim ama alın siz deneyin). TV’nin ses ayarlarına girin ve equaliser’ı bulun. 300hz kanalını kısın ve diğerlerini açın. Başka bir yol ise TV’nin treble(tiz) en sonuna kadar kısın. Ayrıca BBC bu sesleri filtreliyerek yayın yapmayı deniyormuş.

Fakat maçı canlı canlı izleyenlerin böyle bir şansı yok. Onlar da acaba vuvuzela’yı toptan yasaklasak nasıl olur tartışmasına girmiş durumdalar. Kendi fikrime gelmeden önce tartışmanın iki tarafını da kısaca yazayım.

Vuvuzela taraftarlarından biri olan BBC spor spikeri Farayi Mungazi Güney Afrika’da futbolun sesi vuvuzeladır demiş. Afrika tadında bir futbol deneyimi için vuvuzela’nın şart olduğunu söylemiş. Sözlerini de; içine Avrupa tatlarını karıştırdıktan sonra Afrika’da dünya kupası yapmanın ne anlamı var diye de tamamlamış. FIFA başkanı Sepp Blatter de aynı şekilde ‘kendi ülkenizde kendi geleneklerinizin yasaklanmasını ister miydiniz?’ diye sorarak Vuvuzela’nın yasaklanması için bir sebep görmediğini söylemiş.

Karşıtlardan birisi olan Max Bania ise sükut altın gürültü ise 5 dolar demiş. (İnternette ben 8 dolar civarında bulabildim..) Temel argümanlar ise Vuvuzela’nın futbol seyrini zevksiz hale getirdiği ve işitme kaybına sebep olabileceği yönünde. İngiliz takımının başında bulunan Capello vuvuzelayı takımın otelinde yasaklamış. Futbolcular geceleri uyuyamamaktan şikayetçi.(ses yalıtımı ve kulak tıpası diye şeyler var ama..) Ayrıca alakasız ama İngiltere’de düzenlenen Wimbledon Tenis şampiyonasında ve yeni biten NBA finallerinde de vuvuzelalar yasaklanmış. Yine temel argüman dikkat dağıtacağı ve rahatsız edeceği yönünde.

Benim fikrimi soracak olursanız başka ülkeler için bilemem ama Güney Afrika’da gerçekleşen bir organizasyon için böyle bir tartışma çok saçma. Bu kupayı farklı farklı yerlerde yapmanın amacı farklı kültürlerin kaynaşmasını sağlamak ise Afrika’ya özgü bir şeyi yasaklamak birazcık! saçma olacaktır. Bu noktada FIFA bence doğru bir yaklaşım sergilemektedir. Şikayet etmektense 3 hafta daha sürecek bu değişik deneyimden zevk almak bence daha iyi olacaktır.

Bir de vuvuzela ile doğan yeni bir pazar mevcut. Gerçi bu hoş bir durum değil çünkü yine kültürel bir değerin hemen metalaşıp pazar ürünü haline gelmesi söz konusu. Bu alanda da yine Çinliler meydanı kimseye bırakmamış(Ne kadar şaşırtıcı). Bir iddiaya göre G.Afrika’da bulunan vuvuzelaların %90’ı ‘made in China’imiş. Dünya Kupası’nın şampiyonu yine Çin olmuş anlaşılan! Yine ticaretten devam edersek vuvuzela’dan sonra Sockzela da çıkmış. Dünya Kupası’na katılan her bir ülkeye özel motiflerle süslenmiş Sockzelalar tercih sebebi de olabilir. Bir de vuvuzela yüzünden G.Afrika’daki eczanelerde kulak tıkacı stokları tükenmiş..

Son not olarak vuvuzelalara benim gibi sempati besliyorsanız şu sitelere bir göz atın: http://www.zela.it/ http://www.vuvuzela-time.co.uk/
http://www.vuvuzelasouthafrica.co.za/2010-vuvuzela-for-iphone/

Diğer Kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Vuvuzela
http://www.vuvuzela.com/
http://www.vuvuzelasouthafrica.co.za/
http://www.fifa.com/confederationscup/news/newsid=1073689.html
http://www.allheadlinenews.com/articles/7019027523
http://www.twincities.com/ci_15322284?nclick_check=1
http://tvnz.co.nz/2010-fifa-world-cup-news/winning-argument-banning-vuvuzela-3596649
http://www.google.com/hostednews/afp/article/ALeqM5iEN2-vr0SpNLQi2Rbm2Iwh92LL4Q
http://www.thaindian.com/newsportal/sports/fabio-capello-bans-vuvuzelas-from-team-hotel_100382148.html

15 Haziran 2010

Silikozis...

Öncelikle şunu hemen belirteyim ki bu yazıda temelde ‘Hadi arkadaşlar taşlanmış kotları protesto ediyoruz! Almıyoruz! Aldırmıyoruz!’ gibi bir mesaj vermeye çalışmıyorum. Böyle bir kampanya amacına ulaşsa ve taşlanmış kotları ortadan kaldırsa bile temelde yatan soruna hiç bir çözüm getirmeyeceğini düşünmekteyim.

Yaklaşık bir hafta önce Milliyet Gazetesi yazarı Ece Temelkuran’ın bir köşe yazısını paylaşmış ve kot işçilerinin başbakan Recep Bey’e ‘Siz de işçi öldürmeyi iyi bilirsiniz’ şeklindeki serzenişini ve de geçtiğimiz günlerde yaşanan Zonguldak olayı ile değişen hiçbir şeyin olmadığını söylemek istemiştim. Aslında, kot taşlama işleminde çoğu sigortasız olarak merdiven altı çalışan işçilerin halinin ne Tuzla’da tershanelerde çalışan ne de Zonguldak’ta maden ocaklarında çalışan işçilerden bir farkı var. Hepsinin sorunları ayrı gibi gözükse de temelde yatan sorunları Türkiye’de işçi olmak..

Ben ilk yazımın da izinden giderek kot kumlama işinde çalışan işçilerden devam etmek istiyorum. Zaten ilk yazıyı da okuduysanız bu insanların başına gelen hastalık Silikozis. Tıpçası; “Silikozis, kristal silika inhalasyonu sonucu gelişen diffüz interstisiyel fibronodüler akciğer hastalığıdır.” Türkçe meali ise giydiğimiz eskitilmiş kotların o hale gelmesi için kotlara kumlama işlemi yapılmakta, bu işlem de basınçlı hava ile kum partiküllerinin kumaşa püskürtülmesi ile yapılmaktadır. Zurnanın zart dediği nokta da burası işte. Yeterli güvenlik önlemlerini almayan, çalıştırdığı işçinin sağlığını umursamayan işveren ve işçisinin sağlığını umursamayan işvereni umursamayan bir devlet bileşimi buna ek olarak da duyarlılık seviyesi düşük bir sivil toplum eklenince silikozis hastalığının Türkiye’de hızla yayılmaması için bir sebep kalmıyor.

Ne yapılabilir derseniz? Gene tıp bize şöyle demektedir: “Silikozis, genel anlamda pnömokonyozis önlenebilir fakat küratif olarak tedavi edilemeyen çevresel ve/veya mesleksel bir hastalıktır. Silikozis; bir kez geliştikten sonra, hasta bir daha sağlığına kavuşamamakta, bazen ölümcül olabilmektedir. Bu nedenle hastalığın gelişiminin önlenmesine yönelik çalışmalar önemlidir.” Yani, bu hastalık hiç başlamadan önlenmeli ve bu da mümkün! Nasıl mı? Bir çok gelişmiş ülkede kullanıldığı üzere özel kıyafetlerle ve kapalı alanlarda yapılmak üzere işlem sırasında oluşan hava bileşiminin doğrudan solunmasını önleyerek bu hastalık da önlenebilir.

Sağlık bakanlığı kum, silis tozu veya silika kristalleri içeren herhangi bir madde kullanımını yasakladı, ayrıca 2010 itibariyle silikozis hastaları sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanma hakkına da sahip oldu ama sorun hala güncel. İclal Aydın’ın Vatan Gazetesi’ndeki yazısına bakarsak işçi korucu olmakla kumlama işçisi olmak arasında yaman bir ikilemde kalmış. Hala 400-500 lira gelire ihtiyacı olan insanlar gizli saklı, sigortasız bu işlerde çalışmaya mecbur. Eskitilmiş kotlar ortadan kalksa dahi sistem bu çeşit nice yaman çelişkiler üretmeye hazır. Bunun bir çok ekonomik ve sosyolojik sebepleri var.

Bu yüzden bence en mantıklısı kumlanmış kota hayır demektense bu işlem için en sağlıklı koşulların sağlanmasını zorunlu hale getirecek bir devlet mekanizması. Peki bunun için ne olması lazım? Devletin öncelikle büyük kot markalarını sıkıştırması, rahatsız etmesi lazım. Fakat heralde güzel güzel öldüler diyen bir zihniyet değil gerçek anlamda sosyal bir devlet sermayenin büyük markalarını sıkıştırabilecek cesarete sahip olabilir. Belki silikozis için atılacak böyle bir adım başka alanlara da örnek teşkil edebilir..

Daha fazla bilgi ve kaynak için:

http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfa

http://www.kotiscileri.org/s/273/i/brosur.pdf

http://www.korhek.org/khb/khb_006_05-395.pdf

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=305783&Categoryid=4&wid=10

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=285646&Categoryid=4&wid=10

12 Haziran 2010

HASTANE





Uzun zamandır ihmal ettiğim bir şikayetim zorlamıştı sonunda. Yine istemeye istemeye gitmiştim. Hava karanlıktı. Hastanenin o kasvetli ortamını hayal ettikçe benim de içim kararıyordu. O bitmek bilmez kuyruklar, burnundan kıl aldırmayan personeller ve size artık -bir yerde haklı olsalar da-  sayıma girmiş koyun gibi bakan hekimler. Bir de elbette hastanenin o nev’i şahsına münhasır kokusu. Hani her an ameliyat masasına yatacakmışsınız hissi veren. Tabii her şey o kadar da kötü değil. Bir klasik olan ‘belki doktor tahlil ister’ öngörüsü sonucunda aç aç geldiğiniz hastanede, tahlilin gerekmediğini öğrenmek  güzel olabilir. Eğer sıcak bir çay ile çıtır bir simit verecek büfeci çocuk oradaysa.
Nasıl başlarsa öyle gidermiş. İlk karşılaştığınız züppe bir personel olunca ister istemez bu söz akla geliyor. O anki en büyük derdi telefonuna nereden müzik yükleyeceği olan bu genç hanıma hemen yanındaki veznedar delikanlı yardım ediyor. Bu arada ben de yüzüme bakmalarını bekliyorum. Al birini vur ötekine durumu. Her neyse, sıramı alıp doktorun kapısında nöbete başlıyorum. Sanırım bazı şeyler teknolojiyle aşılmıyor. Herkes gibi kapının hemen üstündeki ekranda isminizin belirmesini beklerken aradan kaynayan birileri mutlaka oluyor. Milli bir alışkanlık! Okul yemekhanesi, emekli kuyruğu, bilet sırası derken hastane kapısı önünde de alışkanlıklar kendini gösteriyor. Diğerlerinden tek farkı ekrandan sözde isim isim alınmanız. Tam bu kadar güvensizlik neden diye düşünürken, birisi duymaktan usandığım bir bahaneyi yarım ağız söyleyerek önümden dalıyor doktorun odasına. Boş düşündüğümü fark ediyorum. Bu arada etrafta beklendiği üzere genç sayılabilecek pek kimse yok. Akranlarımın  benim gibi hastanede olmamasına ülkem adına seviniyorum. Bu sırada yaşlı teyzelerin o saf ama bir o kadar da güzel sohbetlerinin farkına varıyorum. Muazzam bir doğallık. Sanki güne gelmişler. Her an altın çıkarıp birbirlerine vereceklermiş gibi bir hava var ortamda. Tabii bu bahsettiklerim ciddi rahatsızlıkları olandan ancak refakatçisinin yardımı ile ayakta durabilenine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yine de birbirlerine oturmak için yer vermekten imtina etmiyorlar. Yaşlılar yaşlılara yer veriyor. Otobüste, metroda sırf yerinden kalkmamak için uyuma numarası yapan  ‘genç’lerin görmesini isterdim. Gerçi gençlik kime göre o da tartışılır. Mesela, koyu sohbete dalmış iki tonton teyzenin her nasılsa yaş mevzusuna gelen sohbetlerine kulak kabartıyorum. Teni ve ruhu daha diri olan, iyice çökmüş görünen diğerine soruyor:
            
             - Yaşın kaç senin?
          -73
          -Oooo, iyi iyi, sen daha gençmişsin. Ben 80’im.
        -Aman sus kız, ısır dilini. Maşallah maşallah. (Tonton gülüşmeler)

Teyzelere gülerken ne kadar havasız kaldığımı farkediyorum. Kolay değil. Mahşer kalabalığı. Havalandırma hak getire. Hepsi 5 bilemediniz 10 dk sürecek bir tetkik için kapı önlerinde ağaç olmak. Gelip gideniniz olunca bir ölçüde çekiliyor. Polikliniklerin adlarını söylemeye dilleri dönmeyen güzel insanlarımın yardım çağrısına cevap veriyorum. Ellerinde sıra numaralarını gösteren barkodlarla bazıları çok çaresiz görünüyor. Böylesi bir çift benim de önünde beklediğim polikliniğe geldi. Bir farklılık sezdim. Vakur duruşları çok dikkat çekiciydi. Kürt olduklarını tahmin ettiğim yaşlı ama bir o kadar da heybetli bir amca ile yine hanımı olduğunu düşündüğüm sessiz bir teyze. Amcanın heybetli duruşuyla aynı ölçüde çelişen naif hali gözüme çarptı. Sıra numarasına bakınca öğlen paydosundan önce hekimin yanına giremeyeceklerini fark ettim. Bu durumun sanki farkında değildi. Ekrandaki sıra listesinin donmasına rağmen türlü bahanelerle önünden doktora giren insanlar da farkındalığını arttırmaya yetmemişti. Bozuk Türkçesi ile arada bir doğru polikliniğin önünde olduğunu teyit ettiriyordu, o kadar. Sonunda, bir nine sıcaklığındaki duruşu hiç Türkçe  bilmemesinden doğan sessizliği ile çok uyumlu görünen yaşlı hanımı dayanamayıp isyan bayrağını çekti. Amcanın sakinliğine! tepkili bir hali vardı. İnsanlar gelip geçiyordu. Yeteri kadar beklemişlerdi. Ama hala aynı yerdelerdi. Kürt teyze artık olaya el koymuştu. Önce Kürtçe söylendi, sonra da Bey’in elinden karneyi kaptığı gibi daldı hekimin odasına. Amca da o ana kadarki naifliği ile müsemma, usul usul gitti arkasından. Ve ilahi kural kim bilir kaçıncı defa tecelli etmiş,  kadın erkeği yine gütmüştü. Girmeleriyle birlikte arkadan bir feryat koptu. Bütün gözler koridorun arasında bir boşlukta yerde çırpınan yaşlı bir teyzenin çığlıklarına çevrildi. Hemen oraya yöneldim. Hayatımda bu kadar içimi acıtan az sahne olmuştur. Ağzından salyalar akarak yerde istemsiz bir şekilde çırpınan yaşlı bir kadın. Başında, dizleri üzerine çökmüş kendine gelmesini bekleyen biçare yaşlı eşi. Etraftakiler yardım etmek istedikçe adam büyük bir tepkiyle karşı koyuyor. İlk anda anlamsız geldi. Hatta kızar gibi oldum. Zira yaşlı kadın sara krizi geçiriyordu. Hemen nerede olduğumuzu hatırladım. Kalabalıkla beraber hastanede doktor aradık! Tam o sırada kim olduğunu bilmediğim doktor görünümlü genç bir adam teyzeye doğru eğildi. Birkaç tokatla kendine getirmeye çalıştı.

                            -‘Haydi teyze haydi, bir şeyin yok.’ diyerek ayıltmaya çalıştı.
     
      Duyarsız bir hali vardı. Kalkıp giderken de aynı duyarsızlıkla:

                      -‘Bir şeyi yok ya’ diyebilmişti.
      
      N’apıyorsun demeye kalmadan uzaklaştı. Orada bulunan personelden bir doktor bulmalarını isterken az önceki adamın bir doktor olduğunu öğrendim. Tekrar amcaya döndük. Yardım niyetlerimizi belirtir bir hamle yapmaya kalktık. Bir yırtıcı gibi koruyordu yerdeki kadını. Yaklaştırmıyordu kimseyi. Artık bunalmış olacak ki şiddetli bir bağırışla sarstı bizi:

                              -‘Doktor bir şey yapamaz diyorum size. Kendi kendine düzelir o. Ben biliyorum işte. Karışmayın siz.’

      Sanırım yaşlı adamın aczini o andan daha iyi anlatacak bir kare hayal edemezdim. Evet, tam bir acz içindeydi. Elinden bir şey gelmemenin verdiği öfkeyle karışık. Dalmışım. O esnada yaşlı kadın hiçbir şey olmamış gibi yerden kalktı, yakındaki bir koltuğa oturdu. Gözlerinde neler olup bittiğinin farkında olmanın verdiği garip bir kızgınlık seziliyordu. Nerede vuracağı belli olmayan bu illetin insafına kalmaktı belki de onu kızdıran.
       Hemen halime şükretmek geliyor aklıma. Sanki bir görevmiş gibi. Kafama takılıyor. İnsanların mevcudu hep daha iyiyle kıyaslaması, aşağıdakini görmek istememesi. Ya da durumunun iyi olduğuna inanmak için ondan daha kötüsü olduğunu değil, daha iyisi olmadığını görmek istemesi. Ne ile açıklamak lazım ben bilemiyorum.. Ama bildiğim bir şey var. O da, bu kadar acıyı gördükten sonra şükretmenin çok kolay olduğu veya bu kadar acıyı yaşadıktan sonra iyi olmadığını düşündüğünüz günlerinizi mumla aramanızın beyhudeliği. Düğüm, daha kötüsünü görmeden şükredebilmekte çözümleniyor. Yoksa şükretmek için illa daha kötüsü ile karşılaşmak gerektiğini düşünenlerden misiniz? Görmekte fayda var. Daha kötüsü düşündüğünüz kadar uzakta değil.    
        
      En son ne zaman halinize şükrettiniz?




9 Haziran 2010

BP: Bitmeyen felaket

ABD tarihinin en büyük çevre felaketi 20 Nisan’da BP’nin Deepwater Horizon isimli petrol platformunda meydana gelen patlama sonucu 11 işçinin ölümü, onlarcasının yaralanması ve milyonlarca litre petrolün okyanusa karışmasıyla başladı. BP yetkililerinin kısa sürede yeterli hazırlıkları olmadığını itiraf etmek zorunda kaldığı felakette farklı yöntemler denenerek sızıntının önlenmesine çalışılıyor. Sızıntının tamamen önlenmesinden ziyade yavaşlatılması neredeyse bir başarı olarak görülmeye başlandı. Son denemeyle beraber ilk önemli ilerlemenin sağlandığını duyuran şirketin geçtiğimiz 3 yılda 760 güvenlik ihlali yaptığını hemen belirtelim. Günde 12 ila 19 bin varil petrol sızmaya devam ederken ancak 10.500 varil kadarı toplanabiliyor. Son yöntemin başarıyla uygulanacağı var sayılsa bile tamamına yakınının toplanmasının uzun zaman alacağı belirtilmekte. Daha önce de benzer vakalara karışmış BP açısından son olayı özel kılan, Amerikan topraklarındaki en büyük felaketin müsebbibi olması.
BP’nin tek başına çevreyi katlettiğine inanmak güç. Zira şirketin Meksika Körfezinde yürüteceği sondaj işlemlerinin kapsamlı bir çevresel incelemeden, kategorik muafiyet bahşedilmek suretiyle, sıyrıldığı gerçeği ortada dururken. Elbette bu vaka gözleri ABD İçişlerine ve muafiyeti bahşeden Maden Yönetim Servisi’ne çevirdi. Servisin başındaki isim istifa etmekle birlikte sonuç yeterli görülmüyor. Çünkü servisin bağlı olduğu İçişleri Bakanı’nın da, geçmiş dönemlerde BP ile ilişkileri göz önüne alındığında, açılan soruşturmanın başında bulunması tartışılır nitelikte. Bir başka nokta da Obama’ya yönelik tepkiler. Başkan’ın sonradan yaptığı sert çıkışların, başta beklenen duyarlılığı gösterememesinden doğan boşluğu telafi etmesi zor görünüyor. Bu anlamda, selefi Bush’un Katrina kasırgasına tepki göstermekteki ataletinin faturası düşünüldüğünde politik baskıların artacağı bir döneme girileceği aşikar.
Elbette işin bir de sermaye boyutu var. BP sıradan bir şirket değil. 2009 gelirleri baz alındığında ABD’de faaliyet gösteren en büyük 3 şirketten biri. Bu durumu ABD ve BP arasındaki ilişkiler de istatistiksel olarak anlamlı kılıyor. Zira 2009 itibariyle BP’nin petrol satışlarının %40’ı ABD’de gerçekleşti. Şirketin petrol ve gaz rezervlerinin 1/4’ü de yine bu ülkede bulunuyor. Gelelim diğer kısma. BP’nin 2010 ilk çeyreği için açıkladığı kâr 6 milyar dolardan biraz fazla. Yine de çevre krizi sonucunda 1/3 oranında eriyen hisse fiyatları, şirketi yatırımcılara ve BP hissedarlarına yönelik güven açıklamaları yapmaya zorladı. Öte yandan maliyeti her geçen gün artan felaketin bilançosu netleşmeden kâr payı dağıtılmasının askıya alınması yönünde ciddi bir politik baskının oluşması ihtimali güçlü. Zira yapılan kaba hesaplar faturanın brüt 40 milyar $, net 20 milyar $’ı bulacağı yönünde. Tabii bu maliyetlerin vergiden düşülebilir olup olmadığı da meçhul. Obama yönetiminin faturayı BP’ye ihale ettiğini bildiğimiz halde şirketin bu işten en az zararla çıkmak için elinden geleni yapacağı da bir sır değil. Bunların yanında bir sonraki adımda yeni bir ‘merkezileşme’ sürecine gidilip gidilmeyeceği de tartışılan konular arasında. Ortada günden güne değer kaybeden ve piyasa kapitalizasyonu açısından en büyük rakibi Royal Dutch Shell’in gerisinde kalan bir dünya devi varken bu ihtimalin gündemi işgal etmesi anlaşılabilir bir durum.
Aslında bir çevre felaketini ya da bir başka deyişle bölge ve bir ölçüde dünya nüfusunun bu olaydan nasıl etkileneceğini, canlı popülasyonlarının ne ölçüde zarar göreceğini, okyanusun eski halinin iade edilmesinin mümkün olup olmadığını ve ölen insanları konuşmamız gerekirken finans kapital, aşırı tüketim ve yozlaşma üçgeninde sermayenin pervasızlığını konuşuyor olmamız bir tesadüf değil.
Unutmadan; içinde bulunduğumuz düzenin bir parçası olarak sorumluluğumuz orta yerde duruyor. Ancak bunun karşılığı felaketlere yol açan pervasız ihlaller olmamalı.

Not:9 Haziran tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.