Sayfalar

24 Temmuz 2010

İzmir

Altı sene İzmir’de okuduktan sonra bir altı sene de İstanbul’da geçiren ben, İstanbul’u hiç bir şehre değişemem diye düşünmekteydim. Aslında, hala aynı düşüncemi korumaktayım. Fakat İzmir’de bulunduğum bir haftalık süreçte rastladığım bazı şeyler İstanbul’un, ne kadar güzel olursa olsun, İzmir’in bazı artılarına sahip olmadığını ve belki de olamayacağını düşündüm.


Beni bu yazıyı yazmaya iten olaylardan birisi İzmir-Bornova’da Küçükpark adlı, İstanbul’un az biraz Nevizade’sini ya da Barlar Sokağı’nı andırabilecek bir yerde gerçekleşti. Genelde üniversite öğrencilerinin takıldığı 50lik birayı 2,5-3 liraya içebildiğiniz bu güzide mekanda, İstanbul sahalarında görmeyi özlediğimiz hareketlerden birini yaşadım ki burada da yazmak istedim.


Küçükpark’ın ana sokağı iki tarafına dizilmiş bilimum kafeden oluşmaktadır. Bu kafelerde nargilesinden tostuna her türlü yiyecek ve içecek de bulunmakta. Arkadaşımla sokakta iki tur attıktan sonra içeride bir iki kişiden fazla müşterisi olmayan sakin bir yere oturmaya karar verdik. Fakat oturmadan önce civardaki bir fırından yiyecek bir şeyler almıştık. Tahmin edebileceğiniz üzere bu tarz yerlerde yiyeceği dışardan getirmeniz pek hoş karşılanmaz. Haksız da sayılmazlar, zaten kendileri yiyecek her şeyi hazırlarken neden dışardan yaptığınız alışverişe yataklık etsinler ki? Fakat bu bir İstanbullu mantığı.. Çünkü arkadaşım bunun aslında çok da normal olduğunu söyledi defalarca!(ki ben olay anına kadar da inanmadım)


Her neyse biz yiyeceklerimizle oturmadan önce, benim şüpheci tavrımdan dolayı, mekandan sorumlu kadından yine de izin aldık. Ki kadın bunu çok garip karşıladı ve çok olağan bir şey olduğunu, hiç çekinmeden oturabileceğimizi söyledi. Ama İzmir’i İstanbul karşısında 1-0 öne geçiren hareket bu değil henüz. Biz yiyeceklerimizi çıkarıp yemeye başlamışken, müşterisi bile olmayan bu kadın, bir tabağa zeytin, domates, salatalık hazırlayıp bize ikram etti. Hani zaten müşterim yok nereden kazansam kârdır diye bakmaktansa karşısındakini müşteri yerine insan olarak değerlendirebilmek İzmir’in şahsına münasır bir şey olsa gerek.. (Umarım aklınıza düşmüştür acaba bu mekanın ismi ne diye. Eğer Küçükpark’a yolunuz düşerse İndigo Cafe’ye gitmenizi tavsiye ederim ben...)


Yazacağım diğer bir olay ise ne kadar İzmir ile, İzmir insanı ile bağlantılandırılabilir bilmiyorum ama bu çevreci girişim de İstanbul’da göremediğim bir olay. Daha İzmir’e indiğim ilk günden karşıma çıkan ve hergün sokakta 4-5 tane gördüğüm elektrikli bisikletler veya elektrikli motorsikletler bahsetmek istediğim konu. İzmir’de bu kadar sık görünce merak edip biraz internette de göz gezdirdim. Anlaşılan benzinle çalışan araçlara göre önemli bir tasarruf sağlıyorlar. Türkiye’ye Amerika’dan gelip bu aletlerin satışını yapmaya başlayan bir işkadını 1000km’de 9 lira elektrik tükettiğini söylüyor bu araçların. Ayrıca 70-80km hıza kadar da ulaşabildiklerini söylüyor. Gerçi benim İzmir’de gördüklerimin göstergesinde en fazla 60km’ye kadar çıkabileceği gözüküyordu ama farklı bir çok model mevcut olduğu için hız, enerji tüketimi, konfor veya kalite gibi kriterler üzerinden kişisel bir tercih yapmak da mümkün gözüküyor. Aslında bir kaç foruma da baktım ve oradan anladığım kadarıyla bu ürünler uzun vaadede pek kullanışlı değiller. Aküleri zayıflıyor, kendileri de dökülmeye başlıyorlar. Rampalarda da zorlanıyorlar.


Fakat İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Phileas marka metrobusleri kullandığı gibi kullanmadan, teknolojisine uygun kullanılırsa bu araçlar özellikle kısa mesafelerde hem kullanıcısına hem de çevresindekilere gerçekten fayda sağlıyor gibi gözüküyor. Hem tamamen sessizler hem de egzoz dumanları yok. Bir düşünsenize sokağınızda motoru patlaya patlaya geçen sucu motorlarının sessizleştiğini... İzmir bu konuda ilk adımını çoktan atmış gözüküyor, darısı biz İstanbullu’ların başına...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder