Sayfalar

21 Ekim 2010

Barış, Şiddet ve Başörtüsü

Barış, Şiddet ve Başörtüsü

Toplumun gündemini dönem dönem ciddi şekillerde meşgul eden başörtüsü konusu son günlerde yine alevlendi. Başörtüsünün kamusal alanda ve özellikle üniversitelerde yerinin olup olmadığı laiklik, modernleşme ve özgürlük gibi çeşitli bağlamlarda tartışıla gelmiş bulunuyor. Son dönemde yaşanan gelişmelerle konu farklı bir noktaya da evrilmeye başladı aslında. Artık daha fazla sayıda üniversitede başörtüsü kabul görmeye başladı. Fakat olumlu olarak değerlendirilebilecek bu gelişme kendi içinde daha büyük bir vehamet taşıyor. Şundan ötürü ki; ülke genelinde uygulanan bir kural, kanun veya yasa yok. Rektörün, fakültenin ve hatta öğretim görevlisinin insafına kalan bir durum haline gelmiş bulunmakta. Uygulamanın bu noktada kalmayacağı ise kesin. Fakat bu yazıda tartışılacak olan başörtüsünün serbest kalıp kalmaması noktası değil. Asıl nokta bu sorunun barış ve çatışma kavramlarıyla toplumsal düzeyde ne kadar iç içe olduğu, başörtüsünün günümüze kadar tartışıla gelmiş haliyle tartışmaya devam etmenin bu kavramlara ne kadar katkıda bulunduğudur.

Tartışmaya girmeden önce bazı kavramları çok kısa (ve yüzeysel olarak) açıklamakta fayda bulunmaktadır. Şiddet, kişiyi aşağılamak, ona fiziksel zarar vermek veya öldürmek şeklinde doğrudan yollarla gerçekleştirilebileceği gibi kişiyi dışlamak, yabancılaştırmak, çeşitli haklardan kasten yoksun bırakmak gibi yapısal yollarla da uygulanabilir. Üçüncü bir şiddet metodu olarak da kültürel şiddet kavramı din veya ideoloji gibi değerler üzerinden diğerini dışlamak üzerine kurulu şiddet olarak tanımlanabilir. Pek tabii ki bu şiddet türlerini birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir. Kültürel şiddet ile yapısal şiddet iç içe geçmiş olabileceği gibi pozitif anlamda bir barış ortamının sağlanması da ancak tüm şiddet unsurlarının ortadan kalkmasıyla mümkün olacaktır. Yeri gelmişken; negatif barış kavramı, sadece doğrudan şiddetin bulunmadığı, sorunların çözülmediği fakat sadece susturulduğu düzen ortamına denk düşerken, pozitif barış doğrudan şiddetin yanı sıra yapısal şiddet unsurlarının da çözümlendiği bir ortamı tanımlar.

Bu kavramlara dayanarak başörtüsü sorununa bakıldığında yıllardır pozitif barış içinde yaşadağımız pek söylenemez. Sorun başörtüsünün belirli iktidar dönemlerinde daha fazla gündeme gelmiş olması değildir. Sadece belirli dönemlerde baskı unsurları hafiflediği için görünür hale gelen tartışma belirli dönemlerde ise tamamen baskılanmıştır. Fakat yaşadığımız sürekli bir negatif barış ortamı olmuştur. Yine yukarıdaki kavramlardan devam edersek bu negatif barış ortamında doğrudan bir şiddet görmesek de yapısal şiddet tamamiyle mevcut olarak devam etmiştir. Çeşitli organlar aracılığıyla başörtüsünün üniversitelere girmesine izin verilmemiştir. Başörtüsünün serbest bırakılması gerektiğini, bunun bir özgürlük meselesi olduğunu savunan görüş bu noktada anlaşılır gözükmektedir. Uygulamada varolan bu yasağın kalkması pozitif barışa doğru ilerlemede topluma önemli bir artı kazandıracak gibi gözükmektedir.

Ancak, sorun bu noktada açıklığa kavuşmamakta. Belki yapısal olarak uygulanan bu soruna çözüm bulunmuş olacak fakat daha derinlerde yatan kültürel şiddet ihtimali baki kalacaktır. İlk paragrafta da değinildiği gibi şu ana kadar toplumda yürütülen tartışmaların düzeyi kültürel şiddet konusuna vurguda bulunmuyor. Bugüne kadar o ya da bu şekilde başörütüsü siyasi sembol haline dönüştürüldü. Bu noktadan sonra masum bir şekilde ‘hadi bu yasağı kaldıralım, özgürlükler ülkesi haline gelelim’ talebinin sonuçlarının bu kadar masum olmayabileceği muhtemeldir. Her ne kadar mahalle baskısının olmadığı yönünde olumlu düşünceler bulunsa da bu tür sembolik konularda ne kadar gerilimli bir toplum olduğumuz aşikar.
Tartışılması gereken yasak kalktıktan sonra neler olacağıdır. Başörtüsünü yıllarca pişiren siyasetçiler oldu. Şimdi hiç birisinin ‘hadi samimiyseniz gelin kaldıralım’ diyip sonrasını düşünmemeye hakkı yok. Bu kadar yüzeysel bir yaklaşım pozitif barış anlamında bir şey getirmeyecektir. Yapısal şiddeti ortadan kaldırır belki ama kültürel şiddet bağlamında sorunun daha da gelişmesine sebep olabilir.

Sonuç olarak başörtüsü yasağının kalkıp kalkmamasından öte daha derinde yatan ve daha ciddi sorunlara yol açabilecek olan kültürel zıtlaşmaların önlenmesi için neler yapılmalı, bence bunlar tartışılmalıdır.

15 Ekim 2010

Akıyoruz bir yerlere

Şimdilerde üzerinde ciddi ciddi düşündüğüm bir mesele var. Daha doğrusu bir soruya cevap arıyorum. Hayatlarımızın akışına yön vermek ne kadar mümkün? Cevap verirken kestirip atmanın kolay olduğu kadar yanıltıcı olduğu bir durum. Muhtemelen birçok kimse peşinen ne kadar bilinçli olduğundan dem vuracaktır. Kariyer odaklı bir piyasa mantığı içinde aksini düşünmek de biraz naiflik olurdu. Hayatlarımızın bir yere aktığı kesin ama nereye? Kaçımız bilinçli bir tercih sonucu bulunduğumuz noktaya geldik? Kimimiz tesadüfen bulunduğumuz yerde mutluyken kimimiz mutsuzluğun verdiği bir cesaretle farklı mecralara yönelmekte. İşin ilginç yanı bence tam da bu noktada başlıyor. 


İstediğimiz ‘şey’ hakkında doğru kararı verecek kadar kendinden emin olanlarımız bile sürüye kapılmaktan kurtulamıyor. Gündelik hayat koşuşturması, her gün bir diğerinden farksız biçimde yeniden üretilen ilişkiler ve ruh halleri bizleri istediğimizi değil ‘doğru’ olanı yapmaya yöneltiyor.  Doğru ise mevcut sistemin gerçekliği olarak karşımızda durmakta. Zira istediğini yapmak ya da istediğini olmak bir isyan hüviyetini taşıyor. Bir karşı duruşu gerektiriyor. Ancak belirtmek gerekir ki sözüm hayatın üretim tarafında yer alanlaradır. Yoksa hayattaki tek amaçları güzel/yakışıklı bir eş,zenginlik ve statü olan ‘günün insanları’na değil. Bu bir tercihtir denilebilir. Fakat ben yine de bu zihniyetin mevcut kurallardan yakınmasına hak veremiyorum. Diğer yandan, sırf yeterince cesaret gösteremedikleri için isyan edemeyenlere de insafsızca vuramıyorum. Çünkü isyanın cezası başarısız olunduğu takdirde ölümdür. Peki uğrunda ölmeye değer bir amacın olması mı tercihe şayandır yoksa var olan kurallara uygun oynanan bir oyunda mutluluk fakiri bir hayat mı? Cevabı tercihlere bırakalım.

Hayatın akışına yön vermekten bahsediyorduk. Dünyaya gelirken ana babamızı seçemiyoruz arabeskliğine girmeden konuşacak olursak, biraz abartıyla sürekli çevrenin koyduğu hedeflere ulaşarak bir ömür geçirdiğimizi teslim edelim. Bu bazen aile, bazen arkadaş ve zaman zaman da eş olabilir. Hiç unutmam. Sınav sistemi ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, ailelerin daha ilkokul çağından başlayarak çocuklarına sürekli olarak her önemli sınavın öncesinde ‘Bu son!’ diyerek motivasyon sağlamaya çalışmaları ve ‘kazan, hayatın kurtulacak’ telkinleri. Ebeveyn güdüleri açısından son derece anlaşılabilir bir refleks. Hele hele bugünün dünyasında. Bilhassa üniversitede artık kendi çizdiği yolda gitmek isteyen çocuklarına, ‘tamam sen onu yine yap ama önce bir elinde bilmem hangi bölümün diploması olsun, mesleğin olsun’ yaklaşımı da benzer nitelikte. 4. sınıfın sonuna gelip okulu bırakan, yeniden sınava giren çok kişi duymuşsunuzdur. Hatta bu insanları kendi akranları dahi ebeveyn tipi bir vizyonla yargılarlar. ‘Ne zoru varmış, biraz daha bekleyip diplomayı alsaymış ya! ‘ türünden eleştiriler. O kişiye saygı duymak şöyle dursun, ona böylesi bir kararı verdirecek ruh halini anlamaya çalışmaktan uzak, beylik tepkiler. 

Gerçekçi olmak her zaman akılcı olmayabilir. Hele de isyan etmeyi düşünüyorsanız.  Ancak ben burada gerçekçiliği ne istediğini bilmek olarak değil aksine ödenmesi gereken bedelin farkında olmak olarak yorumluyorum. Aslında ne istediğinizi bilirsiniz ancak elde etmek pahalı bir bedel ödemeyi gerektirecek olduğunda ırmağın akışına kendinizi bırakırsınız. Kolay olana göz kırparsınız. Bunu besleyen damar ise çoğunlukla hayatta daha farklısını görememek, bir anlamda teşvik edici örneklerden mahrum olmaktır. Zira isyan sonucunda başarıya ulaşmaktan ziyade söz konusu süreç ile başa çıkabilmektir mesele. Yoksa var olanı elinizin tersiyle itecek kadar karartmışsanız gözünüzü, ben başarının eninde sonunda geleceğine inanlardanım.

Keşke herkes istediğini yapabilse demek saçma. Ne istediğini bilmek kadar istediğin şeyin hakkını verebilmek de önemlidir. Gelip geçici hevesler yaşama yön vermemeli. Özellikle de yaşam boyu sizin karakterinize etkiyecek bir uğraş ile kıyas edildiğinde. Yine de kolay değil. Emin olamamak veya bıyık altından gülenlerin düşündüğü gibi kararsızlık değil sebep. Aksine cesaretsizlik. Önünü görememek. Baştaki soruya dönecek olursak. ‘Doğru’ bir cevap var mıdır bilmiyorum. Ama cesur hareket edilmeden ‘doğru’ bir cevap verilebileceğine  de inanmak zor.