Sayfalar

15 Ekim 2010

Akıyoruz bir yerlere

Şimdilerde üzerinde ciddi ciddi düşündüğüm bir mesele var. Daha doğrusu bir soruya cevap arıyorum. Hayatlarımızın akışına yön vermek ne kadar mümkün? Cevap verirken kestirip atmanın kolay olduğu kadar yanıltıcı olduğu bir durum. Muhtemelen birçok kimse peşinen ne kadar bilinçli olduğundan dem vuracaktır. Kariyer odaklı bir piyasa mantığı içinde aksini düşünmek de biraz naiflik olurdu. Hayatlarımızın bir yere aktığı kesin ama nereye? Kaçımız bilinçli bir tercih sonucu bulunduğumuz noktaya geldik? Kimimiz tesadüfen bulunduğumuz yerde mutluyken kimimiz mutsuzluğun verdiği bir cesaretle farklı mecralara yönelmekte. İşin ilginç yanı bence tam da bu noktada başlıyor. 


İstediğimiz ‘şey’ hakkında doğru kararı verecek kadar kendinden emin olanlarımız bile sürüye kapılmaktan kurtulamıyor. Gündelik hayat koşuşturması, her gün bir diğerinden farksız biçimde yeniden üretilen ilişkiler ve ruh halleri bizleri istediğimizi değil ‘doğru’ olanı yapmaya yöneltiyor.  Doğru ise mevcut sistemin gerçekliği olarak karşımızda durmakta. Zira istediğini yapmak ya da istediğini olmak bir isyan hüviyetini taşıyor. Bir karşı duruşu gerektiriyor. Ancak belirtmek gerekir ki sözüm hayatın üretim tarafında yer alanlaradır. Yoksa hayattaki tek amaçları güzel/yakışıklı bir eş,zenginlik ve statü olan ‘günün insanları’na değil. Bu bir tercihtir denilebilir. Fakat ben yine de bu zihniyetin mevcut kurallardan yakınmasına hak veremiyorum. Diğer yandan, sırf yeterince cesaret gösteremedikleri için isyan edemeyenlere de insafsızca vuramıyorum. Çünkü isyanın cezası başarısız olunduğu takdirde ölümdür. Peki uğrunda ölmeye değer bir amacın olması mı tercihe şayandır yoksa var olan kurallara uygun oynanan bir oyunda mutluluk fakiri bir hayat mı? Cevabı tercihlere bırakalım.

Hayatın akışına yön vermekten bahsediyorduk. Dünyaya gelirken ana babamızı seçemiyoruz arabeskliğine girmeden konuşacak olursak, biraz abartıyla sürekli çevrenin koyduğu hedeflere ulaşarak bir ömür geçirdiğimizi teslim edelim. Bu bazen aile, bazen arkadaş ve zaman zaman da eş olabilir. Hiç unutmam. Sınav sistemi ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber, ailelerin daha ilkokul çağından başlayarak çocuklarına sürekli olarak her önemli sınavın öncesinde ‘Bu son!’ diyerek motivasyon sağlamaya çalışmaları ve ‘kazan, hayatın kurtulacak’ telkinleri. Ebeveyn güdüleri açısından son derece anlaşılabilir bir refleks. Hele hele bugünün dünyasında. Bilhassa üniversitede artık kendi çizdiği yolda gitmek isteyen çocuklarına, ‘tamam sen onu yine yap ama önce bir elinde bilmem hangi bölümün diploması olsun, mesleğin olsun’ yaklaşımı da benzer nitelikte. 4. sınıfın sonuna gelip okulu bırakan, yeniden sınava giren çok kişi duymuşsunuzdur. Hatta bu insanları kendi akranları dahi ebeveyn tipi bir vizyonla yargılarlar. ‘Ne zoru varmış, biraz daha bekleyip diplomayı alsaymış ya! ‘ türünden eleştiriler. O kişiye saygı duymak şöyle dursun, ona böylesi bir kararı verdirecek ruh halini anlamaya çalışmaktan uzak, beylik tepkiler. 

Gerçekçi olmak her zaman akılcı olmayabilir. Hele de isyan etmeyi düşünüyorsanız.  Ancak ben burada gerçekçiliği ne istediğini bilmek olarak değil aksine ödenmesi gereken bedelin farkında olmak olarak yorumluyorum. Aslında ne istediğinizi bilirsiniz ancak elde etmek pahalı bir bedel ödemeyi gerektirecek olduğunda ırmağın akışına kendinizi bırakırsınız. Kolay olana göz kırparsınız. Bunu besleyen damar ise çoğunlukla hayatta daha farklısını görememek, bir anlamda teşvik edici örneklerden mahrum olmaktır. Zira isyan sonucunda başarıya ulaşmaktan ziyade söz konusu süreç ile başa çıkabilmektir mesele. Yoksa var olanı elinizin tersiyle itecek kadar karartmışsanız gözünüzü, ben başarının eninde sonunda geleceğine inanlardanım.

Keşke herkes istediğini yapabilse demek saçma. Ne istediğini bilmek kadar istediğin şeyin hakkını verebilmek de önemlidir. Gelip geçici hevesler yaşama yön vermemeli. Özellikle de yaşam boyu sizin karakterinize etkiyecek bir uğraş ile kıyas edildiğinde. Yine de kolay değil. Emin olamamak veya bıyık altından gülenlerin düşündüğü gibi kararsızlık değil sebep. Aksine cesaretsizlik. Önünü görememek. Baştaki soruya dönecek olursak. ‘Doğru’ bir cevap var mıdır bilmiyorum. Ama cesur hareket edilmeden ‘doğru’ bir cevap verilebileceğine  de inanmak zor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder