Yanında bir kadeh vardır bazen. Onunla dertleşirsin. Anlatırsın. Uzun uzun. Bir cevap bekler gibi sorarsın ama bilirsin, yalnız olduğunu. İçinde ne olduğu değildir mesele. İçindeki içine akınca daha sıkı dost olursun. Seni ondan iyi kimse anlamaz sanırsın. O an bir tek sen varsındır. Dünyada bir tek sen, bir kadehle dertleşen. Yanılırsın.
Kadehin içindekine meze dahi olmaya yetmez dertlerin. Aşk, iş, dost acısının alası sende var sanırsın. Kimse seni anlamaz. O’ndan başka. Ama bir şartla. Doldurmazsan yine yalnızlaşırsın. Kadehin içindeki berrak bir deniz gibi çeker tüm sıkıntını. İltihabını alır ruhunun. Damarlarında dolaşmasına gerek kalmadan bazen. Ama çoğu zaman geçsin istersin. Geçsin ki bir an olsun unutabilesin. Öyle sanırsın. Yanılırsın. Unutmayı unutturur sana. Mıhlar beynine. İstediğin de budur aslında. Gözün arkada kaçmak üzüntülerinden, ayrılmak istemezcesine.
Saygı duyarsın, seni bilgece dinlediği için. Şaşırırsın. Ve beklersin ne söyleyecek diye. Duymaya çalışırsın, duyamazsın. Her an duyduğunu zannedersin. Fakat yoktur bir farkı öteki anlarından. Bile bile kandırırsın kendini. İnsan olduğunu hatırlarsın. Hem de en basitinden. Yüzleşmek zor gelir. Yüklenirsin mazlum kadehe. Onu besledikçe karşılığını istersin. Yanılırsın. Göre göre yanılmak bir tebessüm kondurur dudaklarına. O an bilinçsizce bakarsın etrafa. Dünya sadece senin etrafında dönmeye devam eder. Sen durmasını bilinçsizce isteyene dek.
Sonuna yaklaşırken geçirirsin içinden. Vay be dersin işte böyle..İşte böyle geçmiş başımdan. Acılarla falan olgunlaştığını düşünürsün. Senden dertlisi yoktur o an. Ya da senden daha üzgünü. Yaşamadığın yaşanmışlıklara atıf yaparsın. Son kadehi yuvarlarken, farkındasındır kendini aldattığının. İçin acır. Nefret edersin. Yönü olmayan bir nefrettir seni şişiren. Kendine yine gelemezsin. Kandırılmaktan zevk alırsın. Artık elinden gelen sadece yeni bir kadeh istemektir. Çünkü bilirsin, eskisi artık seni terk etmiştir.
Olduğun gibi görünemezsin, hafif kalır; göründüğün gibi olamazsın, ağır gelir. Arada gider gelirsin. Samimiyetindir durduğun yeri belirleyen. Samimiyetin ne olduğunu o kadehle baş başa geçirdiğin vakitlerde anlarsın. Izdırabından kurtulmanın, en az mümkün olduğu kadar imkansız olduğunu kavradığın acı bir noktadır zamanda. Zira, iliklerine kadar hissedersin, kim olduğunu. Daha doğrusu olmadığını.
Sahte bir gülücük çakarsın semaya. Kalabalık bir sessizliktir fonda çalan. Nakaratı hep aynı. Sen ve bir türlü yüzleşemediğin sen. Yüzleştiğini sandığın ama her defasında yanılan sen. Bir boşluk akar önünden ve kapılmak istersin azgınca. Kapılamazsın. Tutmaz seni, kusar. Bozulursun. Elinden bir şey gelmez. Avucunda kalan, sıkıntı damlacıklarıdır. Zira ne yerdesindir, ne gökte.
Yıllar, dostlukları pekiştirir sanırsın. Ta ki samimiyet, yılların gölgesinde görünmez olana kadar. Aynı hatayı ‘Zaman her şeyin ilacı’ diyenlere inandığında da yapmıştın. Ama uslanmazsın. Uslanırsan eğer sonun olur. Zira hayat o hatayı yapmanı bekler, sen de bilirsin. Zaman değildir ilacı. Arada sırada çakır keyif olmak, o kadar. Unutmadan ama umursamadan nefes almak. Müptelası olduğunda, anlamsızlaştığını hatırlayarak.
Yalnızlık mı? Senden yalnızı yoktur diye düşünürsün tekrar. Kuru bir kalabalıktır, geçip gider etrafındakiler. Geçip gitmemesini istemen manasızdır, içlerinden biri kalmayı istemedikçe. Gerçeğe sahip olmak ürkütür seni. Taşımak zor gelir çoğu zaman. Seni senden başka kimse bilmez, bilemez ama zaten sen de bilmesinler istersin. Mesele de bu değil mi? İçindeki seni, senden başka kimsenin görmemesi. Mümkünse kendinin bile…