Sayfalar

29 Haziran 2010

Ekonomide Sürdürülebilir Kriz

Ekonomik krizde ikinci perde açıldı demek sanırım yanlış olmaz. Zira, krizden çıkış stratejileri dünyada yeniden masaya yatırılmış vaziyette. Bilindiği gibi, krizin etkilerinin derinleşmesini önlemek maksadıyla ülkelerce bir dizi önlemler alındı. Tabii bu önlemlerin alınması devletlere ciddi bir yük bindirecekti ve bindirdi de. Başta devletleştirmeler olmak üzere işsizlik yardımları, vergi indirimleri gibi tedbirlerle bütçe açıkları çok üst seviyelere çıkarken kriz bir anlamda şirketlerin krizi olmaktan çıkıp devletlerin krizi haline dönüştü. Dolayısıyla krizden çıkmak için alınan tedbirlerin ikinci bir bunalım yaratması ihtimali ciddi şekilde tartışılıyor. Bir anlamda, tedbirin tedbiri alınmazsa yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıya gelme ihtimalimiz oldukça yüksek. Örneğin, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) son yayınladığı Ekonomik Görünüm 2010 raporunda bu tehlikeye dikkat çekilmiş.

Rapora göre, mevcut politikalarla yola devam edildiği takdirde 2025’te durum çok parlak görünmüyor. Raporda alternatif senaryolar üzerinden, gelecek 15 yıllık süreç incelenmiş. Küresel ekonomideki makro dengesizliklerin giderilmesi için tavsiyelere yer verilmiş. Bu anlamda Çin’in, para birimi Yuan’ı kademeli olarak değerlendireceğini açıklaması, dengesizliklerin giderilmesi için uzun süredir beklenen hamlelerden biriydi. Öte yandan, son zamanlarda ekonomi bültenlerinin ana girdisi haline gelen mali konsolidasyonlara da raporda değiniliyor. Bu önlemin kamu borç stoklarının istikrarlı hale getirilmesi için gerekliliği ortada. Bir başka deyişle, kamu borç stokunun Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYİH) payının yönetilebilir seviyelere çekilmemesi durumunda ülkeleri ciddi sorunlar bekliyor. Fakat bu hedefin, özel kesim yatırım ve tasarruf davranışlarına dair  yapısal düzenlemelerle desteklenmemesi halinde toparlanmaya etkisinin sınırlı olacağı da raporda vurgulanan bir diğer nokta.

Konsolidasyonun temelini oluşturan, kamu harcamalarının kısılması ve vergi gelirlerinin arttırılması gibi uygulamalar aslında vatandaşları doğrudan ilgilendiriyor. Aynen bugünlerde meclisten geçecek olan Mali Kural gibi. Ne yazık ki etraflıca irdelen(e)medi. Bütçe görüşmelerinde dahi bütçeden başka her şeyi konuşma alışkanlığımızı düşünürsek anlaşılabilir bir durum.

Biz yeniden dünyaya dönelim. Devletlerin borçları sınırları zorluyor. Bütçe açıklarının revize edilme zamanı konusundaki görüş ayrılıkları da ayyuka çıkmış vaziyette. Bir kısım, Avro bölgesindeki sıkıntılara işaret ederek, bu durumdan mali disiplinsizliği sorumlu tutuyor. Acil kemer sıkma çağrısı yapıyor. Mali daralmaların -piyasalardaki belirsizliği ortadan kaldırmak suretiyle- aslında ekonomiyi genişletici yönde etki yapacağını savunuyor. Keza bankaların tahmin edilenden daha kötü durumlara hazırlıklı olup olmadıklarını anlamaya yönelik stres testleri de belirsizliği ortadan kaldırma hedefinin bir parçası. Nobelli ekonomist Paul Krugman’ın da içinde bulunduğu diğer cenah ise, henüz büyüme ve istihdam rakamlarının istenilen düzeye gelemediğini ve şu anda harcamaların kısılmasının küresel toparlanmaya sekte vuracağını belirtiyor. Mali daralmalara, düşük faizler ya da devalüasyonlar eşlik etmedikçe, bu cenaha göre, genişletici etki argümanı geçerli olmaktan uzak. Zira dünyada faiz oranları zaten tarihi düşük seviyelerini koruyor. Ayrıca, bugünkü ortamda tüm ülkelerin aynı anda devalüasyona giderek büyük ticaret fazlaları vermeleri de uygulanabilir değil.

Tartışmalar bu şekilde sürüp gidiyor. İşin ilginç yanıysa, her iki tarafın da geçmişte yaşanan aynı örneklerden yola çıkarak savlarını ispatlamaya çalışması.

Tabii bütçe kesintilerinin hangi yollardan yapılacağı da ekonomik toparlanmaya katkı bakımından önem taşıyan diğer bir nokta. Örneğin, The Economist dergisindeki bir makalede, Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmaya atıfta bulunularak, maaşların dondurulmasının ve refah harcamalarının kısılmasının, emek maliyetini yükselten vergi artışları ve kamu yatırımlarının azaltılmasına kıyasla toparlanmaya daha az zarar vereceği ifade ediliyor.

Şu sıralar bütçe açıklarıyla eş zamanlı olarak gündeme gelen diğer bir konu ise Avro Bölgesindeki sorunlar. Yunanistan’ın borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesi ve ardından İspanya, Portekiz ve İrlanda gibi ülkelerin de benzer bir sürece girmesi ihtimali belirince gözler bu yöne çevrildi. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Bank for International Settlements (BIS) raporu da konuya farklı açılardan bakma imkanı sunuyor. Rapora göre, 2009 Aralık sonu itibariyle, Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve İspanya’nın (YİPİ) borç yükü, merkezi Avro Bölgesinde bulunan uluslararası bankaların toplam risklerinin yüzde 62’sini oluşturuyor. Bunun yanında riske en fazla maruz kalacak iki grup ise Alman ve Fransız bankaları. Çünkü sorunlu olarak nitelendirilen ülkelerden (YİPİ) toplam alacakları yaklaşık 1 trilyon doları buluyor. Bu meblağ ise YİPİ ülkelerinin tüm Euro Bölgesine olan borçlarının yüzde 61’ine tekabül etmekte. Yunanistan ve diğer sorunlu ülkeleri kurtarma isteğinin arka planı da böylece gün ışığına çıkmış oluyor.

Kriz, küresel olma niteliğini fazlasıyla hak ediyor. Bu karışıklıktan Türkiye de payını almaya devam edecektir. Bankacılık sisteminin sağlam durması önemli olmakla birlikte uluslararası dengesizlikler giderilmediği sürece yerelde düzlüğe çıkmak çok da mümkün görünmüyor. Ancak enseyi karartmayalım. Yine OECD’ye göre, 2030 itibariyle dünya GSYİH’ sının yaklaşık yüzde 60’ı bizim de içinde bulunduğumuz bugünün gelişmekte olan ülkelerince üretilecek.  Adına, kısaca, refahın doğuya kayması diyorlar. Siyasi eksenimizi bilemem ama refah eksenimizin doğuya kaymasında büyük fayda var. Aksi halde yıl 2030 ve kriz hala Türkiye’yi teğet geçmeye devam ediyor olacak.

Kaynaklar
»OECD, Ekonomik Görünüm 2010
»OECD Observer
»Bank for International Settlements, Rapor, Haziran 2010
»The Economist, ‘Euro Bölgesinde Bütçe Kesintileri’,
Haziran 2010

19 Haziran 2010

Benim Meselem: Sosyalleşmek!

Kanı kaynayan bir toplumuz. Tepkilerimiz duygusal reflekslerden besleniyor çoklukla. Aklı selime olan ihtiyacı her geçen gün daha fazla hissediyorum. Son yaşadığım olay ve gözlemlediğim başka bazıları beni bu yazının başına koyulmaya sevk etti. Amacım sebep odaklı bir analizden ziyade sonuç odaklı ve derleme tadında bir saptama yapmak. 

Olayların detaylarını vererek dedikodu yapmak niyetinde değilim. Hepsi gerçekleşme bakımından farklılık arz etse de nihayetinde esasta birleşiyor. Tabii bu esası tek bir kelime ya da cümleyle anlatacak kadar usta da değilim. Ancak, bazı noktaları sayarak kafanızda bir çerçeve oluşmasını sağlamam mümkün. Tahammülsüzlük, sorumluluğunu gereği gibi yerine getirmemek, haksızken dahi haklı çıkma saplantısı, iğneyi kendinden ziyade başkalarına batırmak, eleştiriyi hakaret saymak, nezaketi artı görmek, diye bir çırpıda sıralayabildiklerim, genelde saygısız bir üslupla birleşince çileden çıkmak işten değil. Özellikle sizin makul tavrınızın karşılık bulamaması sinirlenmek için fazlasıyla yeterli. Bu tespiti yapan benim gibi sayısız insan olduğuna eminim. Çünkü bu ruh haline parlamentodan tutun da üniversitelere kadar her yaş grubundan ve eğitim seviyesinden insanda rastlamak kuvvetle muhtemel. Ayrıca belirtmekte de fayda var. Söz konusu dışavurumların gerçekleşmesi için mutlaka gergin bir an yaşanması da gerekmiyor. Ancak sonuç her zaman sert oluyor. Tüm bu dışavurumların tezahür ediş şekli ise bir kelime ile ifade edilebilir: Şiddet. Her türlü şiddet. Sonucu ölüme kadar giden fiziksel şiddet ya da hayatı zindan eden ruhsal şiddet. Nihai durak şiddet olunca, insan olmanın getirdiği temel ayrıcalıkların aslında ‘fazla’ geldiği ortaya çıkıyor. Örneğin konuşmak, sorunu çözmek için değil aksine şiddete başvurmayı meşru kılacak bir araç olarak kullanılıyor. Ya da alttan almak, bir olgunluk göstergesinden ziyade bir ‘eziklik’ gibi algılanıyor. Kısacası yukarıda değindiğim noktaların çoğunun şiddete giden yolda birer araç işlevi gördüğünü ifade edebilirim. En kötüsü de nedir biliyor musunuz? Sokağa tamamen bu psikolojinin kokusunun sinmiş olması. Patlamaya hazır saatli bir bomba gibi içinde yaşadığımız toplum.

Yurt dışında hatırı sayılır bir süre yaşamış olmak da söz konusu meseleye daha farklı açılardan bakma imkanı verebiliyor. Örneğin, kurallarla ciddi problemlerimiz var. Sanırım dışarıya çıkanların (tabii kastettiğim Batılı ülkeler) genelde katılacağı bir noktadır. Yasal düzenlemelerden nezaket kurallarına kadar geniş bir yelpazede sorunlar yaşıyoruz. Akla hemen, herkesin kendisini devletin yerine koyma isteği ve azmi de gelmiyor değil. Ancak otorite zafiyetinden doğan devlete güvensizlik kadar, devlet baba gibi güçlü olma histerisi de toplumsal bir vaka olarak yabana atılmamalı. ‘Kurallar uyulmak için değil çiğnenmek için vardır’ benzeri sloganlarla düşünmeyi şiar edinmiş bir cemiyette! bu tür hadiseler de normal kabul edilebilir.

En büyük kusurlarımızdan biri ise siyah-beyaz bir dünyada yaşamaya çalışmak. Bunun da bedelini, genelde, gri alanların daha çok olduğunu düşünen kafalar ödüyor. Çünkü 2 kutuplu bir alemde karşı tarafın fikrine değer vermek hapis cezası gerektirirken, ona hak vermek ölümle eş değer. Çünkü 2 kutuplu bir alemde ancak haksız olamayacağınızı bilerek hayatta kalabilirsiniz. Ve sonuç olarak düşüncelerinizin esiri olursunuz. Bu bir felakettir.  Zaten bütün mesele de burada düğümlenmiyor mu? Biraz bilimsel takılalım. Buzulları eritmede ışık tutacak bir kavramdan kısaca bahsetmekte fayda var. Sosyoloji ve iktisat literatüründe Sosyal Sermaye (Social Capital) olarak bilinen bu kavramın temelinde, toplumu oluşturan bireylerin benzer özellikler taşımalarından bağımsız olarak birbirlerine karşı güven duygusu beslemeleri yatar. Sosyal sermayesi bizimki gibi düşük toplumlarda kamplaşma olgusu daha çok görülür. Bunda gelir dağılımının adil olmaması da önemli rol oynar. Hemen belirteyim. Bu aynı zamanda büyük bir verimsizlik kaynağıdır. Bir başka deyişle, toplumsal enerjinin etkin bir şekilde değerlendirilememesine yol açar. Elbette verimlilikten dem vurunca Beşeri Sermaye’ye (Human Capital) de atıf yollamak elzem oluyor. Bu kavram ise kişilerin sahip olduğu eğitim seviyesi gibi, toplumsal kalkınmaya (verimlilik artışı yoluyla) doğrudan katkı sağlayacak  niteliklerin bütününü temsil eder. İktisadi Büyüme Modellerinde sıklıkla kullanılan parametrelerden biridir. Konuyu daha fazla dağıtmadan sadede gelelim.

Karşılıklı güvensizliğin tavanda olduğu bir dönemden geçtiğimizi teslim edersek toplumumuzun sosyal sermaye seviyesinin de aynı ölçüde düşük olduğunun tesadüf olmadığını kavrarız.  Bunun dışında, ruh halimizin şiddete giden yolda bir araç olmasının yanında karşılıklı güvensizliğimize katkıda bulunarak bizi kamplaşmaya götürdüğünü de görmekte fayda var. Benzer şekilde ruh sağlığımız da bu güvensizlik ve kamplaşma ortamından besleniyor. (Sosyal Bilimlerin en sevdiğim yanlarından biri de  budur: Faktörlerin birbirleriyle karşılıklı nedensellik ilişkisi kurabilmeleri)

Nihayetinde, çözüm için klişeleşmek kaçınılmaz bir hal alıyor: Eğitim şart! Tabii, Türkiye’de de eğitim veriliyor. Hatta bakanlığı bile var! Fakat bir eğitim bakanlığından çok öğretim bakanlığı gibi çalışmaya devam ettikçe, birbirimize güvenmek deveye hendek atlatmaktan daha zor olmaya mahkum. Zira üniversite okumak, yüksek lisans yapmak ya da kaymakam olmak değil mesele. Mesele, eğitimin içeriği ve niteliğidir. Mesele, daha adil bir gelir bölüşümüdür. Cemaat değil cemiyet olmamızı sağlayacak eğitim ve ekonomi politikalarının ivedilikle tesis edilmesidir. Burada durmakta fayda var. Zira coşmak bu topraklarda kolay olduğu kadar tehlikelidir de. Kıssadan hisse. Siz siz olun, şimdilik karşınızdakine değil de geleceğe güvenle bakmayı tercih edin. Ne olur ne olmaz.



18 Haziran 2010

Vuvuzela

Türkiye saati ile bu sabah NBA şampiyonu da belli olduğuna göre dünyamız üzerinde devam eden en büyük spor organizasyonu Fifa Dünya Şampiyonası olsa gerek. Şu ana kadar gerçekleşen maçlar pek bekleneni vermiş gözükmüyor. Gol açısından kısır, yıldızların yorgun olduğu bir şampiyona geçiriyoruz. Bir umut, ilerleyen basamaklarda takımlar daha hırslı daha istekli olabilir.

Güney Afrika’da gerçekleştirilen bu kupanın maçları, futbolcuları, golleri kadar konuşulan başka bir olayı daha var ki o da ‘Vuvuzela’ları.. 1990’larda Güney Afrika’da popüler hale gelen Vuvuzela’nın isminin nereden geldiği de net değil. Gürültü yapmak anlamına gelen Zulu kelimesinden de geliyor olabilir, çıkardığı ses olan Vuvu’dan da geliyor olabilir.. Boyları değişse de standart olanlarının boyu 63 cm ve plastikten üretiliyor. Aslında tek bir ses veren basit bir korna gibi de düşünülebilir. Sanırım bizim maçlarda kullanılan havalı kornalar kadar sesi ancak çıkarmaktadır. (Sonuçta vuvuzela insan nefesi ile çalışıyor)

Vuvuzela’nın Afrika kültürüne işlemiş bir şey olduğu ise kesin. Fifa’nın kendi sitesinde güzelce ifade ettiği gibi nasıl ki samba davulları Brezilyalılar ile, Meksika Dalgası ise Meksikalılar ile özdeşleştiyse Vuvuzela da Güney Afrika’nın Dünya Kupası kültürüne kattığı bir öğe olsa gerek.

Eski zamanlarda insanları bir araya toplamak için kullanıldığı söyleniyor Vuvuzela’nın. Fifa’nın sayfasındaki yazıda ise konuşan bazı tanınmış yerel isimler ise Vuvuzela’nın günümüzde Güney Afrika’da birlik ve beraberliği sağlamada bir sembol haline geldiğinden bahsediyorlar (bence bizde aynı amaçla kullanılan şeylerden çok daha güzel bir seçim). Mzion Mofokeng’in söylediğine göre insanlar vuvuzela çalmak için stadlara doluşmaya başlamış ve böylece kısa bir süre de olsa gerçek hayatlarından soyutlanıp rahatlayabilmişler (Futbolun afyon olması iyi bir şey mi ayrı bir tartışma konusu). Bir de vuvuzela ile düşmanı öldürdüklerine dair eski bir inançları da varmış. (Gerçi bu da rivayet olabilir ama inançların geleneklerin hangisi rivayetlerden efsanelerden doğmuyor ki?)

Pek tabii ki bu şekilde sembolleşmiş bir vuvuzela’nın dünya kupası dışında tutulması beklenemezdi. Fakat, dünya kupası başladığından beri hem televizyon başında maçları seyredenler hem de Afrika’ya gitme şansına sahip olabilmiş futbol severlerin bir kısmı Vuvuzela’dan şikayetçi durumda.

Öncelikle televizyondan izleyen ve şikayetçi olanlar için iyi bir haber. Bunu önlemenin yolu varmış. (İşe yarıyor mu denemedim ama alın siz deneyin). TV’nin ses ayarlarına girin ve equaliser’ı bulun. 300hz kanalını kısın ve diğerlerini açın. Başka bir yol ise TV’nin treble(tiz) en sonuna kadar kısın. Ayrıca BBC bu sesleri filtreliyerek yayın yapmayı deniyormuş.

Fakat maçı canlı canlı izleyenlerin böyle bir şansı yok. Onlar da acaba vuvuzela’yı toptan yasaklasak nasıl olur tartışmasına girmiş durumdalar. Kendi fikrime gelmeden önce tartışmanın iki tarafını da kısaca yazayım.

Vuvuzela taraftarlarından biri olan BBC spor spikeri Farayi Mungazi Güney Afrika’da futbolun sesi vuvuzeladır demiş. Afrika tadında bir futbol deneyimi için vuvuzela’nın şart olduğunu söylemiş. Sözlerini de; içine Avrupa tatlarını karıştırdıktan sonra Afrika’da dünya kupası yapmanın ne anlamı var diye de tamamlamış. FIFA başkanı Sepp Blatter de aynı şekilde ‘kendi ülkenizde kendi geleneklerinizin yasaklanmasını ister miydiniz?’ diye sorarak Vuvuzela’nın yasaklanması için bir sebep görmediğini söylemiş.

Karşıtlardan birisi olan Max Bania ise sükut altın gürültü ise 5 dolar demiş. (İnternette ben 8 dolar civarında bulabildim..) Temel argümanlar ise Vuvuzela’nın futbol seyrini zevksiz hale getirdiği ve işitme kaybına sebep olabileceği yönünde. İngiliz takımının başında bulunan Capello vuvuzelayı takımın otelinde yasaklamış. Futbolcular geceleri uyuyamamaktan şikayetçi.(ses yalıtımı ve kulak tıpası diye şeyler var ama..) Ayrıca alakasız ama İngiltere’de düzenlenen Wimbledon Tenis şampiyonasında ve yeni biten NBA finallerinde de vuvuzelalar yasaklanmış. Yine temel argüman dikkat dağıtacağı ve rahatsız edeceği yönünde.

Benim fikrimi soracak olursanız başka ülkeler için bilemem ama Güney Afrika’da gerçekleşen bir organizasyon için böyle bir tartışma çok saçma. Bu kupayı farklı farklı yerlerde yapmanın amacı farklı kültürlerin kaynaşmasını sağlamak ise Afrika’ya özgü bir şeyi yasaklamak birazcık! saçma olacaktır. Bu noktada FIFA bence doğru bir yaklaşım sergilemektedir. Şikayet etmektense 3 hafta daha sürecek bu değişik deneyimden zevk almak bence daha iyi olacaktır.

Bir de vuvuzela ile doğan yeni bir pazar mevcut. Gerçi bu hoş bir durum değil çünkü yine kültürel bir değerin hemen metalaşıp pazar ürünü haline gelmesi söz konusu. Bu alanda da yine Çinliler meydanı kimseye bırakmamış(Ne kadar şaşırtıcı). Bir iddiaya göre G.Afrika’da bulunan vuvuzelaların %90’ı ‘made in China’imiş. Dünya Kupası’nın şampiyonu yine Çin olmuş anlaşılan! Yine ticaretten devam edersek vuvuzela’dan sonra Sockzela da çıkmış. Dünya Kupası’na katılan her bir ülkeye özel motiflerle süslenmiş Sockzelalar tercih sebebi de olabilir. Bir de vuvuzela yüzünden G.Afrika’daki eczanelerde kulak tıkacı stokları tükenmiş..

Son not olarak vuvuzelalara benim gibi sempati besliyorsanız şu sitelere bir göz atın: http://www.zela.it/ http://www.vuvuzela-time.co.uk/
http://www.vuvuzelasouthafrica.co.za/2010-vuvuzela-for-iphone/

Diğer Kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Vuvuzela
http://www.vuvuzela.com/
http://www.vuvuzelasouthafrica.co.za/
http://www.fifa.com/confederationscup/news/newsid=1073689.html
http://www.allheadlinenews.com/articles/7019027523
http://www.twincities.com/ci_15322284?nclick_check=1
http://tvnz.co.nz/2010-fifa-world-cup-news/winning-argument-banning-vuvuzela-3596649
http://www.google.com/hostednews/afp/article/ALeqM5iEN2-vr0SpNLQi2Rbm2Iwh92LL4Q
http://www.thaindian.com/newsportal/sports/fabio-capello-bans-vuvuzelas-from-team-hotel_100382148.html

15 Haziran 2010

Silikozis...

Öncelikle şunu hemen belirteyim ki bu yazıda temelde ‘Hadi arkadaşlar taşlanmış kotları protesto ediyoruz! Almıyoruz! Aldırmıyoruz!’ gibi bir mesaj vermeye çalışmıyorum. Böyle bir kampanya amacına ulaşsa ve taşlanmış kotları ortadan kaldırsa bile temelde yatan soruna hiç bir çözüm getirmeyeceğini düşünmekteyim.

Yaklaşık bir hafta önce Milliyet Gazetesi yazarı Ece Temelkuran’ın bir köşe yazısını paylaşmış ve kot işçilerinin başbakan Recep Bey’e ‘Siz de işçi öldürmeyi iyi bilirsiniz’ şeklindeki serzenişini ve de geçtiğimiz günlerde yaşanan Zonguldak olayı ile değişen hiçbir şeyin olmadığını söylemek istemiştim. Aslında, kot taşlama işleminde çoğu sigortasız olarak merdiven altı çalışan işçilerin halinin ne Tuzla’da tershanelerde çalışan ne de Zonguldak’ta maden ocaklarında çalışan işçilerden bir farkı var. Hepsinin sorunları ayrı gibi gözükse de temelde yatan sorunları Türkiye’de işçi olmak..

Ben ilk yazımın da izinden giderek kot kumlama işinde çalışan işçilerden devam etmek istiyorum. Zaten ilk yazıyı da okuduysanız bu insanların başına gelen hastalık Silikozis. Tıpçası; “Silikozis, kristal silika inhalasyonu sonucu gelişen diffüz interstisiyel fibronodüler akciğer hastalığıdır.” Türkçe meali ise giydiğimiz eskitilmiş kotların o hale gelmesi için kotlara kumlama işlemi yapılmakta, bu işlem de basınçlı hava ile kum partiküllerinin kumaşa püskürtülmesi ile yapılmaktadır. Zurnanın zart dediği nokta da burası işte. Yeterli güvenlik önlemlerini almayan, çalıştırdığı işçinin sağlığını umursamayan işveren ve işçisinin sağlığını umursamayan işvereni umursamayan bir devlet bileşimi buna ek olarak da duyarlılık seviyesi düşük bir sivil toplum eklenince silikozis hastalığının Türkiye’de hızla yayılmaması için bir sebep kalmıyor.

Ne yapılabilir derseniz? Gene tıp bize şöyle demektedir: “Silikozis, genel anlamda pnömokonyozis önlenebilir fakat küratif olarak tedavi edilemeyen çevresel ve/veya mesleksel bir hastalıktır. Silikozis; bir kez geliştikten sonra, hasta bir daha sağlığına kavuşamamakta, bazen ölümcül olabilmektedir. Bu nedenle hastalığın gelişiminin önlenmesine yönelik çalışmalar önemlidir.” Yani, bu hastalık hiç başlamadan önlenmeli ve bu da mümkün! Nasıl mı? Bir çok gelişmiş ülkede kullanıldığı üzere özel kıyafetlerle ve kapalı alanlarda yapılmak üzere işlem sırasında oluşan hava bileşiminin doğrudan solunmasını önleyerek bu hastalık da önlenebilir.

Sağlık bakanlığı kum, silis tozu veya silika kristalleri içeren herhangi bir madde kullanımını yasakladı, ayrıca 2010 itibariyle silikozis hastaları sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanma hakkına da sahip oldu ama sorun hala güncel. İclal Aydın’ın Vatan Gazetesi’ndeki yazısına bakarsak işçi korucu olmakla kumlama işçisi olmak arasında yaman bir ikilemde kalmış. Hala 400-500 lira gelire ihtiyacı olan insanlar gizli saklı, sigortasız bu işlerde çalışmaya mecbur. Eskitilmiş kotlar ortadan kalksa dahi sistem bu çeşit nice yaman çelişkiler üretmeye hazır. Bunun bir çok ekonomik ve sosyolojik sebepleri var.

Bu yüzden bence en mantıklısı kumlanmış kota hayır demektense bu işlem için en sağlıklı koşulların sağlanmasını zorunlu hale getirecek bir devlet mekanizması. Peki bunun için ne olması lazım? Devletin öncelikle büyük kot markalarını sıkıştırması, rahatsız etmesi lazım. Fakat heralde güzel güzel öldüler diyen bir zihniyet değil gerçek anlamda sosyal bir devlet sermayenin büyük markalarını sıkıştırabilecek cesarete sahip olabilir. Belki silikozis için atılacak böyle bir adım başka alanlara da örnek teşkil edebilir..

Daha fazla bilgi ve kaynak için:

http://www.kotiscileri.org/kategori/anasayfa

http://www.kotiscileri.org/s/273/i/brosur.pdf

http://www.korhek.org/khb/khb_006_05-395.pdf

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=305783&Categoryid=4&wid=10

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=285646&Categoryid=4&wid=10

12 Haziran 2010

HASTANE





Uzun zamandır ihmal ettiğim bir şikayetim zorlamıştı sonunda. Yine istemeye istemeye gitmiştim. Hava karanlıktı. Hastanenin o kasvetli ortamını hayal ettikçe benim de içim kararıyordu. O bitmek bilmez kuyruklar, burnundan kıl aldırmayan personeller ve size artık -bir yerde haklı olsalar da-  sayıma girmiş koyun gibi bakan hekimler. Bir de elbette hastanenin o nev’i şahsına münhasır kokusu. Hani her an ameliyat masasına yatacakmışsınız hissi veren. Tabii her şey o kadar da kötü değil. Bir klasik olan ‘belki doktor tahlil ister’ öngörüsü sonucunda aç aç geldiğiniz hastanede, tahlilin gerekmediğini öğrenmek  güzel olabilir. Eğer sıcak bir çay ile çıtır bir simit verecek büfeci çocuk oradaysa.
Nasıl başlarsa öyle gidermiş. İlk karşılaştığınız züppe bir personel olunca ister istemez bu söz akla geliyor. O anki en büyük derdi telefonuna nereden müzik yükleyeceği olan bu genç hanıma hemen yanındaki veznedar delikanlı yardım ediyor. Bu arada ben de yüzüme bakmalarını bekliyorum. Al birini vur ötekine durumu. Her neyse, sıramı alıp doktorun kapısında nöbete başlıyorum. Sanırım bazı şeyler teknolojiyle aşılmıyor. Herkes gibi kapının hemen üstündeki ekranda isminizin belirmesini beklerken aradan kaynayan birileri mutlaka oluyor. Milli bir alışkanlık! Okul yemekhanesi, emekli kuyruğu, bilet sırası derken hastane kapısı önünde de alışkanlıklar kendini gösteriyor. Diğerlerinden tek farkı ekrandan sözde isim isim alınmanız. Tam bu kadar güvensizlik neden diye düşünürken, birisi duymaktan usandığım bir bahaneyi yarım ağız söyleyerek önümden dalıyor doktorun odasına. Boş düşündüğümü fark ediyorum. Bu arada etrafta beklendiği üzere genç sayılabilecek pek kimse yok. Akranlarımın  benim gibi hastanede olmamasına ülkem adına seviniyorum. Bu sırada yaşlı teyzelerin o saf ama bir o kadar da güzel sohbetlerinin farkına varıyorum. Muazzam bir doğallık. Sanki güne gelmişler. Her an altın çıkarıp birbirlerine vereceklermiş gibi bir hava var ortamda. Tabii bu bahsettiklerim ciddi rahatsızlıkları olandan ancak refakatçisinin yardımı ile ayakta durabilenine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yine de birbirlerine oturmak için yer vermekten imtina etmiyorlar. Yaşlılar yaşlılara yer veriyor. Otobüste, metroda sırf yerinden kalkmamak için uyuma numarası yapan  ‘genç’lerin görmesini isterdim. Gerçi gençlik kime göre o da tartışılır. Mesela, koyu sohbete dalmış iki tonton teyzenin her nasılsa yaş mevzusuna gelen sohbetlerine kulak kabartıyorum. Teni ve ruhu daha diri olan, iyice çökmüş görünen diğerine soruyor:
            
             - Yaşın kaç senin?
          -73
          -Oooo, iyi iyi, sen daha gençmişsin. Ben 80’im.
        -Aman sus kız, ısır dilini. Maşallah maşallah. (Tonton gülüşmeler)

Teyzelere gülerken ne kadar havasız kaldığımı farkediyorum. Kolay değil. Mahşer kalabalığı. Havalandırma hak getire. Hepsi 5 bilemediniz 10 dk sürecek bir tetkik için kapı önlerinde ağaç olmak. Gelip gideniniz olunca bir ölçüde çekiliyor. Polikliniklerin adlarını söylemeye dilleri dönmeyen güzel insanlarımın yardım çağrısına cevap veriyorum. Ellerinde sıra numaralarını gösteren barkodlarla bazıları çok çaresiz görünüyor. Böylesi bir çift benim de önünde beklediğim polikliniğe geldi. Bir farklılık sezdim. Vakur duruşları çok dikkat çekiciydi. Kürt olduklarını tahmin ettiğim yaşlı ama bir o kadar da heybetli bir amca ile yine hanımı olduğunu düşündüğüm sessiz bir teyze. Amcanın heybetli duruşuyla aynı ölçüde çelişen naif hali gözüme çarptı. Sıra numarasına bakınca öğlen paydosundan önce hekimin yanına giremeyeceklerini fark ettim. Bu durumun sanki farkında değildi. Ekrandaki sıra listesinin donmasına rağmen türlü bahanelerle önünden doktora giren insanlar da farkındalığını arttırmaya yetmemişti. Bozuk Türkçesi ile arada bir doğru polikliniğin önünde olduğunu teyit ettiriyordu, o kadar. Sonunda, bir nine sıcaklığındaki duruşu hiç Türkçe  bilmemesinden doğan sessizliği ile çok uyumlu görünen yaşlı hanımı dayanamayıp isyan bayrağını çekti. Amcanın sakinliğine! tepkili bir hali vardı. İnsanlar gelip geçiyordu. Yeteri kadar beklemişlerdi. Ama hala aynı yerdelerdi. Kürt teyze artık olaya el koymuştu. Önce Kürtçe söylendi, sonra da Bey’in elinden karneyi kaptığı gibi daldı hekimin odasına. Amca da o ana kadarki naifliği ile müsemma, usul usul gitti arkasından. Ve ilahi kural kim bilir kaçıncı defa tecelli etmiş,  kadın erkeği yine gütmüştü. Girmeleriyle birlikte arkadan bir feryat koptu. Bütün gözler koridorun arasında bir boşlukta yerde çırpınan yaşlı bir teyzenin çığlıklarına çevrildi. Hemen oraya yöneldim. Hayatımda bu kadar içimi acıtan az sahne olmuştur. Ağzından salyalar akarak yerde istemsiz bir şekilde çırpınan yaşlı bir kadın. Başında, dizleri üzerine çökmüş kendine gelmesini bekleyen biçare yaşlı eşi. Etraftakiler yardım etmek istedikçe adam büyük bir tepkiyle karşı koyuyor. İlk anda anlamsız geldi. Hatta kızar gibi oldum. Zira yaşlı kadın sara krizi geçiriyordu. Hemen nerede olduğumuzu hatırladım. Kalabalıkla beraber hastanede doktor aradık! Tam o sırada kim olduğunu bilmediğim doktor görünümlü genç bir adam teyzeye doğru eğildi. Birkaç tokatla kendine getirmeye çalıştı.

                            -‘Haydi teyze haydi, bir şeyin yok.’ diyerek ayıltmaya çalıştı.
     
      Duyarsız bir hali vardı. Kalkıp giderken de aynı duyarsızlıkla:

                      -‘Bir şeyi yok ya’ diyebilmişti.
      
      N’apıyorsun demeye kalmadan uzaklaştı. Orada bulunan personelden bir doktor bulmalarını isterken az önceki adamın bir doktor olduğunu öğrendim. Tekrar amcaya döndük. Yardım niyetlerimizi belirtir bir hamle yapmaya kalktık. Bir yırtıcı gibi koruyordu yerdeki kadını. Yaklaştırmıyordu kimseyi. Artık bunalmış olacak ki şiddetli bir bağırışla sarstı bizi:

                              -‘Doktor bir şey yapamaz diyorum size. Kendi kendine düzelir o. Ben biliyorum işte. Karışmayın siz.’

      Sanırım yaşlı adamın aczini o andan daha iyi anlatacak bir kare hayal edemezdim. Evet, tam bir acz içindeydi. Elinden bir şey gelmemenin verdiği öfkeyle karışık. Dalmışım. O esnada yaşlı kadın hiçbir şey olmamış gibi yerden kalktı, yakındaki bir koltuğa oturdu. Gözlerinde neler olup bittiğinin farkında olmanın verdiği garip bir kızgınlık seziliyordu. Nerede vuracağı belli olmayan bu illetin insafına kalmaktı belki de onu kızdıran.
       Hemen halime şükretmek geliyor aklıma. Sanki bir görevmiş gibi. Kafama takılıyor. İnsanların mevcudu hep daha iyiyle kıyaslaması, aşağıdakini görmek istememesi. Ya da durumunun iyi olduğuna inanmak için ondan daha kötüsü olduğunu değil, daha iyisi olmadığını görmek istemesi. Ne ile açıklamak lazım ben bilemiyorum.. Ama bildiğim bir şey var. O da, bu kadar acıyı gördükten sonra şükretmenin çok kolay olduğu veya bu kadar acıyı yaşadıktan sonra iyi olmadığını düşündüğünüz günlerinizi mumla aramanızın beyhudeliği. Düğüm, daha kötüsünü görmeden şükredebilmekte çözümleniyor. Yoksa şükretmek için illa daha kötüsü ile karşılaşmak gerektiğini düşünenlerden misiniz? Görmekte fayda var. Daha kötüsü düşündüğünüz kadar uzakta değil.    
        
      En son ne zaman halinize şükrettiniz?




9 Haziran 2010

BP: Bitmeyen felaket

ABD tarihinin en büyük çevre felaketi 20 Nisan’da BP’nin Deepwater Horizon isimli petrol platformunda meydana gelen patlama sonucu 11 işçinin ölümü, onlarcasının yaralanması ve milyonlarca litre petrolün okyanusa karışmasıyla başladı. BP yetkililerinin kısa sürede yeterli hazırlıkları olmadığını itiraf etmek zorunda kaldığı felakette farklı yöntemler denenerek sızıntının önlenmesine çalışılıyor. Sızıntının tamamen önlenmesinden ziyade yavaşlatılması neredeyse bir başarı olarak görülmeye başlandı. Son denemeyle beraber ilk önemli ilerlemenin sağlandığını duyuran şirketin geçtiğimiz 3 yılda 760 güvenlik ihlali yaptığını hemen belirtelim. Günde 12 ila 19 bin varil petrol sızmaya devam ederken ancak 10.500 varil kadarı toplanabiliyor. Son yöntemin başarıyla uygulanacağı var sayılsa bile tamamına yakınının toplanmasının uzun zaman alacağı belirtilmekte. Daha önce de benzer vakalara karışmış BP açısından son olayı özel kılan, Amerikan topraklarındaki en büyük felaketin müsebbibi olması.
BP’nin tek başına çevreyi katlettiğine inanmak güç. Zira şirketin Meksika Körfezinde yürüteceği sondaj işlemlerinin kapsamlı bir çevresel incelemeden, kategorik muafiyet bahşedilmek suretiyle, sıyrıldığı gerçeği ortada dururken. Elbette bu vaka gözleri ABD İçişlerine ve muafiyeti bahşeden Maden Yönetim Servisi’ne çevirdi. Servisin başındaki isim istifa etmekle birlikte sonuç yeterli görülmüyor. Çünkü servisin bağlı olduğu İçişleri Bakanı’nın da, geçmiş dönemlerde BP ile ilişkileri göz önüne alındığında, açılan soruşturmanın başında bulunması tartışılır nitelikte. Bir başka nokta da Obama’ya yönelik tepkiler. Başkan’ın sonradan yaptığı sert çıkışların, başta beklenen duyarlılığı gösterememesinden doğan boşluğu telafi etmesi zor görünüyor. Bu anlamda, selefi Bush’un Katrina kasırgasına tepki göstermekteki ataletinin faturası düşünüldüğünde politik baskıların artacağı bir döneme girileceği aşikar.
Elbette işin bir de sermaye boyutu var. BP sıradan bir şirket değil. 2009 gelirleri baz alındığında ABD’de faaliyet gösteren en büyük 3 şirketten biri. Bu durumu ABD ve BP arasındaki ilişkiler de istatistiksel olarak anlamlı kılıyor. Zira 2009 itibariyle BP’nin petrol satışlarının %40’ı ABD’de gerçekleşti. Şirketin petrol ve gaz rezervlerinin 1/4’ü de yine bu ülkede bulunuyor. Gelelim diğer kısma. BP’nin 2010 ilk çeyreği için açıkladığı kâr 6 milyar dolardan biraz fazla. Yine de çevre krizi sonucunda 1/3 oranında eriyen hisse fiyatları, şirketi yatırımcılara ve BP hissedarlarına yönelik güven açıklamaları yapmaya zorladı. Öte yandan maliyeti her geçen gün artan felaketin bilançosu netleşmeden kâr payı dağıtılmasının askıya alınması yönünde ciddi bir politik baskının oluşması ihtimali güçlü. Zira yapılan kaba hesaplar faturanın brüt 40 milyar $, net 20 milyar $’ı bulacağı yönünde. Tabii bu maliyetlerin vergiden düşülebilir olup olmadığı da meçhul. Obama yönetiminin faturayı BP’ye ihale ettiğini bildiğimiz halde şirketin bu işten en az zararla çıkmak için elinden geleni yapacağı da bir sır değil. Bunların yanında bir sonraki adımda yeni bir ‘merkezileşme’ sürecine gidilip gidilmeyeceği de tartışılan konular arasında. Ortada günden güne değer kaybeden ve piyasa kapitalizasyonu açısından en büyük rakibi Royal Dutch Shell’in gerisinde kalan bir dünya devi varken bu ihtimalin gündemi işgal etmesi anlaşılabilir bir durum.
Aslında bir çevre felaketini ya da bir başka deyişle bölge ve bir ölçüde dünya nüfusunun bu olaydan nasıl etkileneceğini, canlı popülasyonlarının ne ölçüde zarar göreceğini, okyanusun eski halinin iade edilmesinin mümkün olup olmadığını ve ölen insanları konuşmamız gerekirken finans kapital, aşırı tüketim ve yozlaşma üçgeninde sermayenin pervasızlığını konuşuyor olmamız bir tesadüf değil.
Unutmadan; içinde bulunduğumuz düzenin bir parçası olarak sorumluluğumuz orta yerde duruyor. Ancak bunun karşılığı felaketlere yol açan pervasız ihlaller olmamalı.

Not:9 Haziran tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.

8 Haziran 2010

Siz de işçi öldürmeyi iyi bilirsiniz!

Merhabalar,

Calisansaksi'daki ilk girdimi Ece Temelkuran'ın yaklaşık bir sene önce Milliyet Gazetesi'nde yazdığı bir yazıyla alakalı olarak yapmak istedim. Temelkuran bunu yazdığında Tayyip Erdoğan'ın "one minute", "siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz" karizması hala tavandaydı. Şu anda da "onlar aynaya baksınlar" sözleriyle Ortadoğu'nun Chavez'i(!) olmaya devam ediyor. Fakat içerden bir ses, kendi vatandaşı, işçisi pek de öyle dememiş vakti zamanında. Birileri adam öldürmeyi çok iyi biliyorsa siz de işçi öldürmeyi çok iyi bilirsiniz demiş. Bu işçinin dedikleri de hala geçerli sanırım. En son maden işçileri de "güzel güzel" öldüler ya..Sanırım geçen bir yıldan fazla sürede değişen hiç bir şey olmamış. Aynı kısır döngünün içinde dönmüşüz. Kısmetse seneye gene aynı yerde..

“Siz de işçi öldürmeyi iyi bilirsiniz!”