Sayfalar

29 Haziran 2010

Ekonomide Sürdürülebilir Kriz

Ekonomik krizde ikinci perde açıldı demek sanırım yanlış olmaz. Zira, krizden çıkış stratejileri dünyada yeniden masaya yatırılmış vaziyette. Bilindiği gibi, krizin etkilerinin derinleşmesini önlemek maksadıyla ülkelerce bir dizi önlemler alındı. Tabii bu önlemlerin alınması devletlere ciddi bir yük bindirecekti ve bindirdi de. Başta devletleştirmeler olmak üzere işsizlik yardımları, vergi indirimleri gibi tedbirlerle bütçe açıkları çok üst seviyelere çıkarken kriz bir anlamda şirketlerin krizi olmaktan çıkıp devletlerin krizi haline dönüştü. Dolayısıyla krizden çıkmak için alınan tedbirlerin ikinci bir bunalım yaratması ihtimali ciddi şekilde tartışılıyor. Bir anlamda, tedbirin tedbiri alınmazsa yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıya gelme ihtimalimiz oldukça yüksek. Örneğin, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) son yayınladığı Ekonomik Görünüm 2010 raporunda bu tehlikeye dikkat çekilmiş.

Rapora göre, mevcut politikalarla yola devam edildiği takdirde 2025’te durum çok parlak görünmüyor. Raporda alternatif senaryolar üzerinden, gelecek 15 yıllık süreç incelenmiş. Küresel ekonomideki makro dengesizliklerin giderilmesi için tavsiyelere yer verilmiş. Bu anlamda Çin’in, para birimi Yuan’ı kademeli olarak değerlendireceğini açıklaması, dengesizliklerin giderilmesi için uzun süredir beklenen hamlelerden biriydi. Öte yandan, son zamanlarda ekonomi bültenlerinin ana girdisi haline gelen mali konsolidasyonlara da raporda değiniliyor. Bu önlemin kamu borç stoklarının istikrarlı hale getirilmesi için gerekliliği ortada. Bir başka deyişle, kamu borç stokunun Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki (GSYİH) payının yönetilebilir seviyelere çekilmemesi durumunda ülkeleri ciddi sorunlar bekliyor. Fakat bu hedefin, özel kesim yatırım ve tasarruf davranışlarına dair  yapısal düzenlemelerle desteklenmemesi halinde toparlanmaya etkisinin sınırlı olacağı da raporda vurgulanan bir diğer nokta.

Konsolidasyonun temelini oluşturan, kamu harcamalarının kısılması ve vergi gelirlerinin arttırılması gibi uygulamalar aslında vatandaşları doğrudan ilgilendiriyor. Aynen bugünlerde meclisten geçecek olan Mali Kural gibi. Ne yazık ki etraflıca irdelen(e)medi. Bütçe görüşmelerinde dahi bütçeden başka her şeyi konuşma alışkanlığımızı düşünürsek anlaşılabilir bir durum.

Biz yeniden dünyaya dönelim. Devletlerin borçları sınırları zorluyor. Bütçe açıklarının revize edilme zamanı konusundaki görüş ayrılıkları da ayyuka çıkmış vaziyette. Bir kısım, Avro bölgesindeki sıkıntılara işaret ederek, bu durumdan mali disiplinsizliği sorumlu tutuyor. Acil kemer sıkma çağrısı yapıyor. Mali daralmaların -piyasalardaki belirsizliği ortadan kaldırmak suretiyle- aslında ekonomiyi genişletici yönde etki yapacağını savunuyor. Keza bankaların tahmin edilenden daha kötü durumlara hazırlıklı olup olmadıklarını anlamaya yönelik stres testleri de belirsizliği ortadan kaldırma hedefinin bir parçası. Nobelli ekonomist Paul Krugman’ın da içinde bulunduğu diğer cenah ise, henüz büyüme ve istihdam rakamlarının istenilen düzeye gelemediğini ve şu anda harcamaların kısılmasının küresel toparlanmaya sekte vuracağını belirtiyor. Mali daralmalara, düşük faizler ya da devalüasyonlar eşlik etmedikçe, bu cenaha göre, genişletici etki argümanı geçerli olmaktan uzak. Zira dünyada faiz oranları zaten tarihi düşük seviyelerini koruyor. Ayrıca, bugünkü ortamda tüm ülkelerin aynı anda devalüasyona giderek büyük ticaret fazlaları vermeleri de uygulanabilir değil.

Tartışmalar bu şekilde sürüp gidiyor. İşin ilginç yanıysa, her iki tarafın da geçmişte yaşanan aynı örneklerden yola çıkarak savlarını ispatlamaya çalışması.

Tabii bütçe kesintilerinin hangi yollardan yapılacağı da ekonomik toparlanmaya katkı bakımından önem taşıyan diğer bir nokta. Örneğin, The Economist dergisindeki bir makalede, Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmaya atıfta bulunularak, maaşların dondurulmasının ve refah harcamalarının kısılmasının, emek maliyetini yükselten vergi artışları ve kamu yatırımlarının azaltılmasına kıyasla toparlanmaya daha az zarar vereceği ifade ediliyor.

Şu sıralar bütçe açıklarıyla eş zamanlı olarak gündeme gelen diğer bir konu ise Avro Bölgesindeki sorunlar. Yunanistan’ın borçlarını ödeyemeyecek duruma gelmesi ve ardından İspanya, Portekiz ve İrlanda gibi ülkelerin de benzer bir sürece girmesi ihtimali belirince gözler bu yöne çevrildi. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Bank for International Settlements (BIS) raporu da konuya farklı açılardan bakma imkanı sunuyor. Rapora göre, 2009 Aralık sonu itibariyle, Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve İspanya’nın (YİPİ) borç yükü, merkezi Avro Bölgesinde bulunan uluslararası bankaların toplam risklerinin yüzde 62’sini oluşturuyor. Bunun yanında riske en fazla maruz kalacak iki grup ise Alman ve Fransız bankaları. Çünkü sorunlu olarak nitelendirilen ülkelerden (YİPİ) toplam alacakları yaklaşık 1 trilyon doları buluyor. Bu meblağ ise YİPİ ülkelerinin tüm Euro Bölgesine olan borçlarının yüzde 61’ine tekabül etmekte. Yunanistan ve diğer sorunlu ülkeleri kurtarma isteğinin arka planı da böylece gün ışığına çıkmış oluyor.

Kriz, küresel olma niteliğini fazlasıyla hak ediyor. Bu karışıklıktan Türkiye de payını almaya devam edecektir. Bankacılık sisteminin sağlam durması önemli olmakla birlikte uluslararası dengesizlikler giderilmediği sürece yerelde düzlüğe çıkmak çok da mümkün görünmüyor. Ancak enseyi karartmayalım. Yine OECD’ye göre, 2030 itibariyle dünya GSYİH’ sının yaklaşık yüzde 60’ı bizim de içinde bulunduğumuz bugünün gelişmekte olan ülkelerince üretilecek.  Adına, kısaca, refahın doğuya kayması diyorlar. Siyasi eksenimizi bilemem ama refah eksenimizin doğuya kaymasında büyük fayda var. Aksi halde yıl 2030 ve kriz hala Türkiye’yi teğet geçmeye devam ediyor olacak.

Kaynaklar
»OECD, Ekonomik Görünüm 2010
»OECD Observer
»Bank for International Settlements, Rapor, Haziran 2010
»The Economist, ‘Euro Bölgesinde Bütçe Kesintileri’,
Haziran 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder