Sayfalar

12 Haziran 2010

HASTANE





Uzun zamandır ihmal ettiğim bir şikayetim zorlamıştı sonunda. Yine istemeye istemeye gitmiştim. Hava karanlıktı. Hastanenin o kasvetli ortamını hayal ettikçe benim de içim kararıyordu. O bitmek bilmez kuyruklar, burnundan kıl aldırmayan personeller ve size artık -bir yerde haklı olsalar da-  sayıma girmiş koyun gibi bakan hekimler. Bir de elbette hastanenin o nev’i şahsına münhasır kokusu. Hani her an ameliyat masasına yatacakmışsınız hissi veren. Tabii her şey o kadar da kötü değil. Bir klasik olan ‘belki doktor tahlil ister’ öngörüsü sonucunda aç aç geldiğiniz hastanede, tahlilin gerekmediğini öğrenmek  güzel olabilir. Eğer sıcak bir çay ile çıtır bir simit verecek büfeci çocuk oradaysa.
Nasıl başlarsa öyle gidermiş. İlk karşılaştığınız züppe bir personel olunca ister istemez bu söz akla geliyor. O anki en büyük derdi telefonuna nereden müzik yükleyeceği olan bu genç hanıma hemen yanındaki veznedar delikanlı yardım ediyor. Bu arada ben de yüzüme bakmalarını bekliyorum. Al birini vur ötekine durumu. Her neyse, sıramı alıp doktorun kapısında nöbete başlıyorum. Sanırım bazı şeyler teknolojiyle aşılmıyor. Herkes gibi kapının hemen üstündeki ekranda isminizin belirmesini beklerken aradan kaynayan birileri mutlaka oluyor. Milli bir alışkanlık! Okul yemekhanesi, emekli kuyruğu, bilet sırası derken hastane kapısı önünde de alışkanlıklar kendini gösteriyor. Diğerlerinden tek farkı ekrandan sözde isim isim alınmanız. Tam bu kadar güvensizlik neden diye düşünürken, birisi duymaktan usandığım bir bahaneyi yarım ağız söyleyerek önümden dalıyor doktorun odasına. Boş düşündüğümü fark ediyorum. Bu arada etrafta beklendiği üzere genç sayılabilecek pek kimse yok. Akranlarımın  benim gibi hastanede olmamasına ülkem adına seviniyorum. Bu sırada yaşlı teyzelerin o saf ama bir o kadar da güzel sohbetlerinin farkına varıyorum. Muazzam bir doğallık. Sanki güne gelmişler. Her an altın çıkarıp birbirlerine vereceklermiş gibi bir hava var ortamda. Tabii bu bahsettiklerim ciddi rahatsızlıkları olandan ancak refakatçisinin yardımı ile ayakta durabilenine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Yine de birbirlerine oturmak için yer vermekten imtina etmiyorlar. Yaşlılar yaşlılara yer veriyor. Otobüste, metroda sırf yerinden kalkmamak için uyuma numarası yapan  ‘genç’lerin görmesini isterdim. Gerçi gençlik kime göre o da tartışılır. Mesela, koyu sohbete dalmış iki tonton teyzenin her nasılsa yaş mevzusuna gelen sohbetlerine kulak kabartıyorum. Teni ve ruhu daha diri olan, iyice çökmüş görünen diğerine soruyor:
            
             - Yaşın kaç senin?
          -73
          -Oooo, iyi iyi, sen daha gençmişsin. Ben 80’im.
        -Aman sus kız, ısır dilini. Maşallah maşallah. (Tonton gülüşmeler)

Teyzelere gülerken ne kadar havasız kaldığımı farkediyorum. Kolay değil. Mahşer kalabalığı. Havalandırma hak getire. Hepsi 5 bilemediniz 10 dk sürecek bir tetkik için kapı önlerinde ağaç olmak. Gelip gideniniz olunca bir ölçüde çekiliyor. Polikliniklerin adlarını söylemeye dilleri dönmeyen güzel insanlarımın yardım çağrısına cevap veriyorum. Ellerinde sıra numaralarını gösteren barkodlarla bazıları çok çaresiz görünüyor. Böylesi bir çift benim de önünde beklediğim polikliniğe geldi. Bir farklılık sezdim. Vakur duruşları çok dikkat çekiciydi. Kürt olduklarını tahmin ettiğim yaşlı ama bir o kadar da heybetli bir amca ile yine hanımı olduğunu düşündüğüm sessiz bir teyze. Amcanın heybetli duruşuyla aynı ölçüde çelişen naif hali gözüme çarptı. Sıra numarasına bakınca öğlen paydosundan önce hekimin yanına giremeyeceklerini fark ettim. Bu durumun sanki farkında değildi. Ekrandaki sıra listesinin donmasına rağmen türlü bahanelerle önünden doktora giren insanlar da farkındalığını arttırmaya yetmemişti. Bozuk Türkçesi ile arada bir doğru polikliniğin önünde olduğunu teyit ettiriyordu, o kadar. Sonunda, bir nine sıcaklığındaki duruşu hiç Türkçe  bilmemesinden doğan sessizliği ile çok uyumlu görünen yaşlı hanımı dayanamayıp isyan bayrağını çekti. Amcanın sakinliğine! tepkili bir hali vardı. İnsanlar gelip geçiyordu. Yeteri kadar beklemişlerdi. Ama hala aynı yerdelerdi. Kürt teyze artık olaya el koymuştu. Önce Kürtçe söylendi, sonra da Bey’in elinden karneyi kaptığı gibi daldı hekimin odasına. Amca da o ana kadarki naifliği ile müsemma, usul usul gitti arkasından. Ve ilahi kural kim bilir kaçıncı defa tecelli etmiş,  kadın erkeği yine gütmüştü. Girmeleriyle birlikte arkadan bir feryat koptu. Bütün gözler koridorun arasında bir boşlukta yerde çırpınan yaşlı bir teyzenin çığlıklarına çevrildi. Hemen oraya yöneldim. Hayatımda bu kadar içimi acıtan az sahne olmuştur. Ağzından salyalar akarak yerde istemsiz bir şekilde çırpınan yaşlı bir kadın. Başında, dizleri üzerine çökmüş kendine gelmesini bekleyen biçare yaşlı eşi. Etraftakiler yardım etmek istedikçe adam büyük bir tepkiyle karşı koyuyor. İlk anda anlamsız geldi. Hatta kızar gibi oldum. Zira yaşlı kadın sara krizi geçiriyordu. Hemen nerede olduğumuzu hatırladım. Kalabalıkla beraber hastanede doktor aradık! Tam o sırada kim olduğunu bilmediğim doktor görünümlü genç bir adam teyzeye doğru eğildi. Birkaç tokatla kendine getirmeye çalıştı.

                            -‘Haydi teyze haydi, bir şeyin yok.’ diyerek ayıltmaya çalıştı.
     
      Duyarsız bir hali vardı. Kalkıp giderken de aynı duyarsızlıkla:

                      -‘Bir şeyi yok ya’ diyebilmişti.
      
      N’apıyorsun demeye kalmadan uzaklaştı. Orada bulunan personelden bir doktor bulmalarını isterken az önceki adamın bir doktor olduğunu öğrendim. Tekrar amcaya döndük. Yardım niyetlerimizi belirtir bir hamle yapmaya kalktık. Bir yırtıcı gibi koruyordu yerdeki kadını. Yaklaştırmıyordu kimseyi. Artık bunalmış olacak ki şiddetli bir bağırışla sarstı bizi:

                              -‘Doktor bir şey yapamaz diyorum size. Kendi kendine düzelir o. Ben biliyorum işte. Karışmayın siz.’

      Sanırım yaşlı adamın aczini o andan daha iyi anlatacak bir kare hayal edemezdim. Evet, tam bir acz içindeydi. Elinden bir şey gelmemenin verdiği öfkeyle karışık. Dalmışım. O esnada yaşlı kadın hiçbir şey olmamış gibi yerden kalktı, yakındaki bir koltuğa oturdu. Gözlerinde neler olup bittiğinin farkında olmanın verdiği garip bir kızgınlık seziliyordu. Nerede vuracağı belli olmayan bu illetin insafına kalmaktı belki de onu kızdıran.
       Hemen halime şükretmek geliyor aklıma. Sanki bir görevmiş gibi. Kafama takılıyor. İnsanların mevcudu hep daha iyiyle kıyaslaması, aşağıdakini görmek istememesi. Ya da durumunun iyi olduğuna inanmak için ondan daha kötüsü olduğunu değil, daha iyisi olmadığını görmek istemesi. Ne ile açıklamak lazım ben bilemiyorum.. Ama bildiğim bir şey var. O da, bu kadar acıyı gördükten sonra şükretmenin çok kolay olduğu veya bu kadar acıyı yaşadıktan sonra iyi olmadığını düşündüğünüz günlerinizi mumla aramanızın beyhudeliği. Düğüm, daha kötüsünü görmeden şükredebilmekte çözümleniyor. Yoksa şükretmek için illa daha kötüsü ile karşılaşmak gerektiğini düşünenlerden misiniz? Görmekte fayda var. Daha kötüsü düşündüğünüz kadar uzakta değil.    
        
      En son ne zaman halinize şükrettiniz?




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder