Sayfalar

19 Haziran 2010

Benim Meselem: Sosyalleşmek!

Kanı kaynayan bir toplumuz. Tepkilerimiz duygusal reflekslerden besleniyor çoklukla. Aklı selime olan ihtiyacı her geçen gün daha fazla hissediyorum. Son yaşadığım olay ve gözlemlediğim başka bazıları beni bu yazının başına koyulmaya sevk etti. Amacım sebep odaklı bir analizden ziyade sonuç odaklı ve derleme tadında bir saptama yapmak. 

Olayların detaylarını vererek dedikodu yapmak niyetinde değilim. Hepsi gerçekleşme bakımından farklılık arz etse de nihayetinde esasta birleşiyor. Tabii bu esası tek bir kelime ya da cümleyle anlatacak kadar usta da değilim. Ancak, bazı noktaları sayarak kafanızda bir çerçeve oluşmasını sağlamam mümkün. Tahammülsüzlük, sorumluluğunu gereği gibi yerine getirmemek, haksızken dahi haklı çıkma saplantısı, iğneyi kendinden ziyade başkalarına batırmak, eleştiriyi hakaret saymak, nezaketi artı görmek, diye bir çırpıda sıralayabildiklerim, genelde saygısız bir üslupla birleşince çileden çıkmak işten değil. Özellikle sizin makul tavrınızın karşılık bulamaması sinirlenmek için fazlasıyla yeterli. Bu tespiti yapan benim gibi sayısız insan olduğuna eminim. Çünkü bu ruh haline parlamentodan tutun da üniversitelere kadar her yaş grubundan ve eğitim seviyesinden insanda rastlamak kuvvetle muhtemel. Ayrıca belirtmekte de fayda var. Söz konusu dışavurumların gerçekleşmesi için mutlaka gergin bir an yaşanması da gerekmiyor. Ancak sonuç her zaman sert oluyor. Tüm bu dışavurumların tezahür ediş şekli ise bir kelime ile ifade edilebilir: Şiddet. Her türlü şiddet. Sonucu ölüme kadar giden fiziksel şiddet ya da hayatı zindan eden ruhsal şiddet. Nihai durak şiddet olunca, insan olmanın getirdiği temel ayrıcalıkların aslında ‘fazla’ geldiği ortaya çıkıyor. Örneğin konuşmak, sorunu çözmek için değil aksine şiddete başvurmayı meşru kılacak bir araç olarak kullanılıyor. Ya da alttan almak, bir olgunluk göstergesinden ziyade bir ‘eziklik’ gibi algılanıyor. Kısacası yukarıda değindiğim noktaların çoğunun şiddete giden yolda birer araç işlevi gördüğünü ifade edebilirim. En kötüsü de nedir biliyor musunuz? Sokağa tamamen bu psikolojinin kokusunun sinmiş olması. Patlamaya hazır saatli bir bomba gibi içinde yaşadığımız toplum.

Yurt dışında hatırı sayılır bir süre yaşamış olmak da söz konusu meseleye daha farklı açılardan bakma imkanı verebiliyor. Örneğin, kurallarla ciddi problemlerimiz var. Sanırım dışarıya çıkanların (tabii kastettiğim Batılı ülkeler) genelde katılacağı bir noktadır. Yasal düzenlemelerden nezaket kurallarına kadar geniş bir yelpazede sorunlar yaşıyoruz. Akla hemen, herkesin kendisini devletin yerine koyma isteği ve azmi de gelmiyor değil. Ancak otorite zafiyetinden doğan devlete güvensizlik kadar, devlet baba gibi güçlü olma histerisi de toplumsal bir vaka olarak yabana atılmamalı. ‘Kurallar uyulmak için değil çiğnenmek için vardır’ benzeri sloganlarla düşünmeyi şiar edinmiş bir cemiyette! bu tür hadiseler de normal kabul edilebilir.

En büyük kusurlarımızdan biri ise siyah-beyaz bir dünyada yaşamaya çalışmak. Bunun da bedelini, genelde, gri alanların daha çok olduğunu düşünen kafalar ödüyor. Çünkü 2 kutuplu bir alemde karşı tarafın fikrine değer vermek hapis cezası gerektirirken, ona hak vermek ölümle eş değer. Çünkü 2 kutuplu bir alemde ancak haksız olamayacağınızı bilerek hayatta kalabilirsiniz. Ve sonuç olarak düşüncelerinizin esiri olursunuz. Bu bir felakettir.  Zaten bütün mesele de burada düğümlenmiyor mu? Biraz bilimsel takılalım. Buzulları eritmede ışık tutacak bir kavramdan kısaca bahsetmekte fayda var. Sosyoloji ve iktisat literatüründe Sosyal Sermaye (Social Capital) olarak bilinen bu kavramın temelinde, toplumu oluşturan bireylerin benzer özellikler taşımalarından bağımsız olarak birbirlerine karşı güven duygusu beslemeleri yatar. Sosyal sermayesi bizimki gibi düşük toplumlarda kamplaşma olgusu daha çok görülür. Bunda gelir dağılımının adil olmaması da önemli rol oynar. Hemen belirteyim. Bu aynı zamanda büyük bir verimsizlik kaynağıdır. Bir başka deyişle, toplumsal enerjinin etkin bir şekilde değerlendirilememesine yol açar. Elbette verimlilikten dem vurunca Beşeri Sermaye’ye (Human Capital) de atıf yollamak elzem oluyor. Bu kavram ise kişilerin sahip olduğu eğitim seviyesi gibi, toplumsal kalkınmaya (verimlilik artışı yoluyla) doğrudan katkı sağlayacak  niteliklerin bütününü temsil eder. İktisadi Büyüme Modellerinde sıklıkla kullanılan parametrelerden biridir. Konuyu daha fazla dağıtmadan sadede gelelim.

Karşılıklı güvensizliğin tavanda olduğu bir dönemden geçtiğimizi teslim edersek toplumumuzun sosyal sermaye seviyesinin de aynı ölçüde düşük olduğunun tesadüf olmadığını kavrarız.  Bunun dışında, ruh halimizin şiddete giden yolda bir araç olmasının yanında karşılıklı güvensizliğimize katkıda bulunarak bizi kamplaşmaya götürdüğünü de görmekte fayda var. Benzer şekilde ruh sağlığımız da bu güvensizlik ve kamplaşma ortamından besleniyor. (Sosyal Bilimlerin en sevdiğim yanlarından biri de  budur: Faktörlerin birbirleriyle karşılıklı nedensellik ilişkisi kurabilmeleri)

Nihayetinde, çözüm için klişeleşmek kaçınılmaz bir hal alıyor: Eğitim şart! Tabii, Türkiye’de de eğitim veriliyor. Hatta bakanlığı bile var! Fakat bir eğitim bakanlığından çok öğretim bakanlığı gibi çalışmaya devam ettikçe, birbirimize güvenmek deveye hendek atlatmaktan daha zor olmaya mahkum. Zira üniversite okumak, yüksek lisans yapmak ya da kaymakam olmak değil mesele. Mesele, eğitimin içeriği ve niteliğidir. Mesele, daha adil bir gelir bölüşümüdür. Cemaat değil cemiyet olmamızı sağlayacak eğitim ve ekonomi politikalarının ivedilikle tesis edilmesidir. Burada durmakta fayda var. Zira coşmak bu topraklarda kolay olduğu kadar tehlikelidir de. Kıssadan hisse. Siz siz olun, şimdilik karşınızdakine değil de geleceğe güvenle bakmayı tercih edin. Ne olur ne olmaz.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder