ABD tarihinin en büyük çevre felaketi 20 Nisan’da BP’nin Deepwater Horizon isimli petrol platformunda meydana gelen patlama sonucu 11 işçinin ölümü, onlarcasının yaralanması ve milyonlarca litre petrolün okyanusa karışmasıyla başladı. BP yetkililerinin kısa sürede yeterli hazırlıkları olmadığını itiraf etmek zorunda kaldığı felakette farklı yöntemler denenerek sızıntının önlenmesine çalışılıyor. Sızıntının tamamen önlenmesinden ziyade yavaşlatılması neredeyse bir başarı olarak görülmeye başlandı. Son denemeyle beraber ilk önemli ilerlemenin sağlandığını duyuran şirketin geçtiğimiz 3 yılda 760 güvenlik ihlali yaptığını hemen belirtelim. Günde 12 ila 19 bin varil petrol sızmaya devam ederken ancak 10.500 varil kadarı toplanabiliyor. Son yöntemin başarıyla uygulanacağı var sayılsa bile tamamına yakınının toplanmasının uzun zaman alacağı belirtilmekte. Daha önce de benzer vakalara karışmış BP açısından son olayı özel kılan, Amerikan topraklarındaki en büyük felaketin müsebbibi olması.
BP’nin tek başına çevreyi katlettiğine inanmak güç. Zira şirketin Meksika Körfezinde yürüteceği sondaj işlemlerinin kapsamlı bir çevresel incelemeden, kategorik muafiyet bahşedilmek suretiyle, sıyrıldığı gerçeği ortada dururken. Elbette bu vaka gözleri ABD İçişlerine ve muafiyeti bahşeden Maden Yönetim Servisi’ne çevirdi. Servisin başındaki isim istifa etmekle birlikte sonuç yeterli görülmüyor. Çünkü servisin bağlı olduğu İçişleri Bakanı’nın da, geçmiş dönemlerde BP ile ilişkileri göz önüne alındığında, açılan soruşturmanın başında bulunması tartışılır nitelikte. Bir başka nokta da Obama’ya yönelik tepkiler. Başkan’ın sonradan yaptığı sert çıkışların, başta beklenen duyarlılığı gösterememesinden doğan boşluğu telafi etmesi zor görünüyor. Bu anlamda, selefi Bush’un Katrina kasırgasına tepki göstermekteki ataletinin faturası düşünüldüğünde politik baskıların artacağı bir döneme girileceği aşikar.
Elbette işin bir de sermaye boyutu var. BP sıradan bir şirket değil. 2009 gelirleri baz alındığında ABD’de faaliyet gösteren en büyük 3 şirketten biri. Bu durumu ABD ve BP arasındaki ilişkiler de istatistiksel olarak anlamlı kılıyor. Zira 2009 itibariyle BP’nin petrol satışlarının %40’ı ABD’de gerçekleşti. Şirketin petrol ve gaz rezervlerinin 1/4’ü de yine bu ülkede bulunuyor. Gelelim diğer kısma. BP’nin 2010 ilk çeyreği için açıkladığı kâr 6 milyar dolardan biraz fazla. Yine de çevre krizi sonucunda 1/3 oranında eriyen hisse fiyatları, şirketi yatırımcılara ve BP hissedarlarına yönelik güven açıklamaları yapmaya zorladı. Öte yandan maliyeti her geçen gün artan felaketin bilançosu netleşmeden kâr payı dağıtılmasının askıya alınması yönünde ciddi bir politik baskının oluşması ihtimali güçlü. Zira yapılan kaba hesaplar faturanın brüt 40 milyar $, net 20 milyar $’ı bulacağı yönünde. Tabii bu maliyetlerin vergiden düşülebilir olup olmadığı da meçhul. Obama yönetiminin faturayı BP’ye ihale ettiğini bildiğimiz halde şirketin bu işten en az zararla çıkmak için elinden geleni yapacağı da bir sır değil. Bunların yanında bir sonraki adımda yeni bir ‘merkezileşme’ sürecine gidilip gidilmeyeceği de tartışılan konular arasında. Ortada günden güne değer kaybeden ve piyasa kapitalizasyonu açısından en büyük rakibi Royal Dutch Shell’in gerisinde kalan bir dünya devi varken bu ihtimalin gündemi işgal etmesi anlaşılabilir bir durum.
Aslında bir çevre felaketini ya da bir başka deyişle bölge ve bir ölçüde dünya nüfusunun bu olaydan nasıl etkileneceğini, canlı popülasyonlarının ne ölçüde zarar göreceğini, okyanusun eski halinin iade edilmesinin mümkün olup olmadığını ve ölen insanları konuşmamız gerekirken finans kapital, aşırı tüketim ve yozlaşma üçgeninde sermayenin pervasızlığını konuşuyor olmamız bir tesadüf değil.
Unutmadan; içinde bulunduğumuz düzenin bir parçası olarak sorumluluğumuz orta yerde duruyor. Ancak bunun karşılığı felaketlere yol açan pervasız ihlaller olmamalı.
Not:9 Haziran tarihli BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder