AK Parti yönetimi altındaki Milli Eğitim Bakanlığı’nın uygulamaya koyduğu otistik çocuklara zorunlu din eğitimi düzenlemesine eleştirel bir bakış.
Yazar: Hatice Örs
1990lar boyunca eğitim hayatını Türkiye’de sürdürmüş birçok gencin lise hazırlık ve üniversite hazırlık sürecinde aşina olduğu cümlede anlam testlerinin vazgeçilmez sorusu;
Aşağıdaki cümlelerin hangisinde amaç-sonuç ilişkisi vardır? Bu sorudan hareketle; bugünkü AK Parti’nin eğitimde zorunlu din dersi politikalarının ve Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Talim Terbiye Kurulu’nun yaptığı son düzenlemenin amaç-sonuç ilişkisi dahilinde değerlendirilebileceğini düşünüyorum.
17 Ekim 2010 tarihli Radikal Gazetesi’nde ‘Yağmur Adam’a zorunlu din dersi’ başlığıyla yayımlanan habere göre Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun 28 Eylül 2010 tarihli yeni eğitim yılı zorunlu dersler çizelgesine göre ilköğretimin ilk üç sınıfında dörde düşürülen beden dersi saati, dördüncü sınıftan itibaren haftada sadece üç saat verilecek. Buna göre daha önce ilk öğretim üçüncü sınıfa kadar beş saat, dördüncü sınıftan itibaren dörder saat olan beden dersi saati, birer saat düşürülmüş oluyor. Tabii burada akla gelen soru; peki beden eğitim saatlerinin birer saat düşürümesiyle birlikte oluşan bir saatlik boşlukta otistik çocuklara ne öğretilecek? Düzenlemeyi biraz daha inceleyince cevabın içinde saklı olduğu ortaya çıkıyor. Yaratılan bir saatlik boşlukta otistik çocuklara zorunlu din dersi eğitimi verilecek.
Yeni düzenlenmiş eğitim çizelgesi Talim Terbiye Kurulu Başkan Yardımcısı Halil Aşçı imzalı. Ama sorun şu ki düzenlemenin içeriği ve amacı doğrultusunda Din Öğretimi Genel Müdürü ve Talim Terbiye Kurulu Başkanı’na sorulan soruların hepsinin ortak bir cevabı var: ‘… Konu hakkında benim bir bilgim yok.’ Peki o zaman bu düzenlemeyi tek bir kişi kendi kafasına ve inancına göre mi düzenledi? Bu soruya gerçekçi bir cevap bulabilmek ve altında yatan niyeti analiz edebilmek için öncelikle genel olarak otizmin ne olduğu ve MEB’in düzenlediği otistik çocuklar eğitim programı ve özel eğitim ilkelerini tanımlamanın AK Parti’nin iktidarda olduğu sekiz yıl boyunca zorunlu din dersi eğitimi üzerine uyguladığı politikaları analiz edebilmek için önemli olduğunu düşünmekteyim.
Otizm, Türkiye’deki otistik çocuklar ve özel eğitim kurumları
Türk Dil Kurumu’nun sitesinden ulaşılabilecek olan Güncel Türkçe Sözlük’e göre
‘otizm a)ruh, b) içe yöneliklik’ olarak tanımlanmakta. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bünyesinde hazırlanan ‘Otistik çocuklar Eğitim Programı’ içeriği incelendiği zaman alt başlıklar içerisinde bulunan “Otistik çocukların özellikleri” alt başlığı aslen kendi içerisinde, yapılan düzenlemenin çocukların genel özellikleri ve kişisel gelişimleri konusunda izlenmesi gereken yöntemlerle ne kadar çelişkili olduğunu göstermekte. Daha açık ifade etmek gerekirse, aslında ‘otistik çocuklara zorunlu din dersi eğitimi’ cümlesinin ifade ve anlam olarak ne kadar oksimoron( çelişen özelliklerin birarada ifade edilmesi) bir ifade olduğu aşikardır. Buna örnek olarak otistik çocukların genel olarak sahip oldukları duygusal özellikler raporda sıralanırken kullanılan şu ifade bu tanımlanın yerinde bir tanımlama olduğunu gözler önüne sermektedir.Raporda kullanılan ifade şu şekilde: ‘Otistik çocukların çevrelerindeki duyusal uyarılara çok farklı tepkiler vermelerine karşın yeni bir nesneyi genellikle koklayarak, yalayarak ve parmaklarını üzerinde gezdirerek tanımaya ve keşfetmeye çalıştıkları gözlenmektedir.’
Bu bağlamda ilk öğretim seviyesinde verilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin müfredatında bulunan: ‘tanrı’, ‘ruh’, ‘inanç’, ‘namaz’, ‘dua etmek’, ‘ahiret’, ‘cennet’ ve ‘cehennem’ gibi kavramların otistik bir çocuğa hangi yolla anlatılacağı merak konusudur. Bu merak doğrultusunda, yapılan çizelgenin içeriğine bakıldığı zaman otistik çocuklar için ne özel bir kitap ne de özel bir eğitim tekniğinin geliştirildiği, aksine yenilenen çizelgede: “Yeni öğretim programı hazırlanıncaya kadar mevcut İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi programında öğrencilerin engel durumları, eğitim performansları, moral yönünden güçlendirilmesi, sosyalleşme ve kültürlenme ihtiyaçlarının karşılanması gibi hususlar kaale alınarak zümre öğretmenler kurulunca seviyeye uygun seçilecek konular işlenecektir" ifadesinin kullanıldığı görülmektedir. Sorulması gereken soru şu: Hangi seviye?
Otistik çocukların kavramları tanıma ve anlamlandırmaları konusunda genel bir örnek vermek gerekirse, eğer otistik bir çocuğa ‘ağaç yaşken eğilir’ atasözünü kullanarak insanın kişilik özelliklerinin çocukluktan itibaren şekillendiğini anlatmaya çalışırsanız, karşınızdaki otistik çocuğun kafasında canlanacak olan şeyler şunlar olacaktır; bir ağaç, yaş da çok net bir kavram olmadığı için yağmur ya da ıslalık ve eğilik kavramları canlanacaktır. Sonuç olarak da kafasında beliren olgu; ıslak eğik bir ağaç gövdesi olacaktır. Dolayısıyla somut kavramlar üzerinden dünyayı tanımlayan bir akıl yapısının tamamen soyut bir kavram olan din olgusunu nasıl anlayacağı ve doğal olarak anlayamayacağı için gelişimini gerileteceği aşikardır.
Konun uzmanları karara karşı çıkarken, otistik çocukların somut kavramları bile anlamlandırmakta zorlandığı ve zihinsel engellilerden çok daha fazla özre sahip olduklarını belirtirken, aynı zamanda kaba motor kas gelişimleri zayıf olduğu için bu çocukların beden eğitimi dersleriyle aynı zamanda fiziksel olarak da güçlendirildiklerinin altını çizmektedirler. Görüldüğü üzere uygulamanın bilimsel ve teknik açıdan uygulanamaz olduğu ortadadır. Fakat önemli olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyduğunu, daha doğrusu hangi amaçla böyle bir uygulamaya gittiğini irdelemek ve perde arkasındaki politikayı anlamak gerekmektedir. Genel olarak kurumlara atanan müdür ve kurul başkanlarına bakıldığı zaman AK Parti’nin İslami değerleri hayatın her noktasında öne çıkarma politikasına bağlı olan kişiler olduğu görülmektedir. Aynı zamanda özel eğitim kurumları adı altında otistik çocukların ailelerinin çocuklarını gönderdikleri bazı eğitim kurumlarının birçok bölgede belli dershanecelik faaliyetlerini yıllardır yürüten FEM, Yeşilırmak ve Körfez dershaneleriyle aynı yapıya ait olduğu de görülmektedir.
Zorunlu Din Dersi Eğitimi Hakkında Yakın Zamanda Yapılan Öneriler
Daha bu haber üzerine resmi makamlar tarafında hiçbir gerçekçi bir cevap gelmemiş ve konu adeta KPSS hikayesiyle örtbas edilmişken, 5 Aralık 2010 tarihli haberlerde, İmam Hatip Liseleri Mezunları Derneği (ÖNDER) Başkanı Hüseyin Korkut’un İmam Hatip Liseleri’ne karşı yürütülen katsayı ve kılık kıyafet yönetmeliğinin bir nevi bu liselerde okuyan öğrencilerin başarısını engelleyemediği, derneğin her türlü desteği sağlayıp Türkiye’deki üniversitelerde eşit eğitim hakkına nail olamayan öğrencilerin yurt dışına burslu olarak lisans, master ve doktora seviyesinde gönderildiğini belirtmiştir. İroniktir ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da aynı dertlerden müzdarip olarak bu gün Johns Hopkins Üniversitesi İdari İlimler Akademisi’nde doktorasını aynı bursla yapmaktadır. Bunun ötesinde başkanın konuşmasında zorunlu din eğitiminin anaokulu seviyesinde başlatılması gerektiğini beyan etmiştir.
Her ne kadar ÖNDER başkanının siyasi bir kişilik olmaması ve resmi makamlardan konu hakkında bir açıklama yapılmaması konunun resmi bir politika olduğunu göz önüne sermese de, bu gün hükümet içerisinde yönetim kademesindeki birçok bakanın İmam Hatip Lisesi mezunu olduğu düşünülecek olursa, başkanın yaptığı önerinin bu çevreler tarafından çok da ters karşılanmayacağı ortadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2007 yılı tarihli zorunlu din dersi kararına bakılacak olursa:” Türkiye’deki din eğitiminin yapısını ve din dersinin uygulanış biçimini eleştiren kararda, “Eğer farklı dini kültürlerin öğretildiği bir ders ise, sadece Müslüman öğrenciler için mecburi kılınması gereksiz. Buna karşılık eğer ders sadece İslam dinini öğretmeye yönelikse, spesifik bir din için öngörülmüş bir derstir ve zorunlu olmamalıdır” denildiği görülmektedir.
Şu anki ders müfredatlarında eskiye oranla ayet ve sure ezberletme bölümü kaldırılmış olsa da yine dersin zorunlu olduğu ve öğretmenlerin ders içi takdirlerinin de ayet ve surelerin ezberletilmesi yönünde olduğu düşünelecek olursa, farklı mezhep ve inançlara açık olmayan tepeden inmeci bir eğitim anlayaşının hala sürdürülmekte olduğu görülmektedir.
Otistik çocuklara zorunlu din dersi eğitimi koyup bir nevi “ruhlarını temizlemek” mantığında olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın aynı uygulamayı yıllardan beri özel ihtiyaçları bulunmayan normal zeka seviyesindeki öğrencilere de uyguladığı ortadır. Bir nevi kötü ruhlardan arındırma ayinine dönüştürülen zorunlu din dersleri, birçok insandan çok özel ve önemli bir konsantrasyon yeteneği bulunan ve bu gün bilgisayar ve uçak mühendisliği konusundaki en başarılı isimlerin otistik kişiler olduklarını düşünecek olursak, bu özel kişilere hiç de ilgilenmeleri gerekli olmayan din eğitimini zorunlu hale getiren ve bu uygulamayı yapan kişilerin asıl ruhlarının ve akıllarının temizlenmesi gereken kişiler olduğunu düşünmekteyim.
HATİCE ÖRS
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder