Geçen hafta Hatay'ın Dörtyol ilçesinde 4 polis memurunun öldürülmesi sonrasında ilçede yaşayan Kürtlere karşı saldırılar gerçekleştirildi. BDP binası yakıldı ve Kürtlere ait işyerlerine zarar verildi. Yine benzer bir olay da İnegöl'de meydana geldi. Esnaf kavgası olarak başlayan olaylar çatışmaya dönüştü. Bölgede yaşayan Kürtlere karşı saldırılar gerçekleştirildi.
İçişleri Bakanı Beşir Atalay İnegöl'de yaşanan olayları" ...olayın siyasi bir yönü yok. Şoförler kavga etti,amigolar tahrik etti." şeklinde değerlendirdi. Yani Atalay yaşanan saldırıların etnik bir çatışma niteliğinde olmadığını, aksine olayların amigoların tahriki sonucunda olduğunu vurguluyor. Hükümetin "Kürt Açılımı","Demokrasi Açılımı", "Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi" gibi farklı isimlerle başlattığı açılım sürecinden bu yana bir yıl geçti. Atalay'ın "açılım" süreci olarak geçen bu bir yılın ardından meydana gelen olayları "amigo tahriki" olarak yorumlaması aslında gayet manidar.Çünkü "açılım süreci gayet iyibir şekilde yürütülüyor, bu konuda herhangi bir başarısızlık söz konusu olamaz!" Fakat birileri bu durumu sabote etmek istiyor! Kışkırtıyor! Tabii bir de 12 Eylül'de yapılacak olan referandum öncesinde toplumsal kargaşa yaratılabileceğine yönelik açıklamaları AKP yetkililerince dile getirilmişti.
AKP yetkililerince dile getirilen iddiaların doğruluk payı olmadığını söylemiyorum. Benim burada itirazım; ne zaman bir etnik veya sekter bir çatışma çıksa, hemen bir sahte kardeşlik,hoşgörü ve aslında birileri bizi birbirimize düşürtüyor temalarının ön plana çıkartılmasına. Eğer bu saldırılar konjonktürel olarak yaşanmış olsaydı, belki o zaman Bakan'a hak verebilirdik.Ama benzeri olaylara 1934 Trakya ve 1955 6-7 Eylül Olayları'nda , 1978 Kahramanmaraş ve 1993'te Sivas Katliamları'nda da tanık olduk. Ayrıca son yıllarda Ege Bölgesi'nde ve Mersin'de Kürtlere karşı gelişen saldırgan tavırlara bakıldığında linç kültürünün geçmişten günümüze bir devamlılık arz ettiğini görüyoruz. Ayrıca, bu tür saldırıların yakın bir gelecekte tekrar gerçekleşmeyeceğini rahatça söyleyebilir miyiz? Bu minvalde; Bursa Valisi Şerafettin Harput'un " olayları çıkartan insanlar vatanını,milletini seven insanlar" demesi kanımızı donduran cinsten bir açıklama. Yine aynı şekilde Dörtyol İlçe Emniyet Müdürü Mustafa Yavuzyolcu'nun Kürtlere ve ilçeyi ziyaret etmeye gelen BDP heyetine saldırmak isteyen kitleye yönelik olarak; saldırganların başını okşayarak,biz size zarar gelmesin diye burada uğraşıyoruz,hadi dağılın demesini nasıl yorumlamalı?
MHP ve CHP son bir yılda ölen asker sayısındaki artışın AKP'nin "açılım" politikasının sonucu olduğunu vurguluyorlar.(Bu söylemin özellikle kendisi de Dersimli olan Kemal Kılıçdaroğlu tarafından dile getirilmesi içler acısı!)Bu strateji ile AKP'nin terör örgütüne karşı kullandığı pasif politikalarla onu güçlendirdiği söylemiyle AKP'nin içindeki milliyetçilerin oylarını kazanmak istiyorlar. Bu strateji ile milliyetçi kitlelere " öz diyarında garipsin, öz vatanında parya" hissiyatını aşılamaya çalışıyorlar.Mesela;"Kürtler artık her şeyi eline alıyor. Böyle giderse Türkler azınlık olacak.Bir zamanlar Türkler varmış diyecekler."sözlerini söyleyen AKP Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem farklı bir partiden de olsa aynı manteliteyi yansıtıyor. CHPve MHP'nin tutumları aynı zamanda resmi ideolojinin en temel söylemini de dile getiriyor:"Türkiye Türklerindir." Bursa Valisi'nin ve Dörtyol Emniyet Müdürü'nün saldırganları vatansever ve korunması gereken insanlar olarak tanımlaması da bu durumu gözler önüne seriyor. Tabii bu konuda milliyetçi,saldırgan ve savaş yanlısı bir söyleme sahip olan basın ve medya kuruluşlarının etkisini de gözardı etmemek gerekiyor.
Artık sahte kardeşik ve birliktelik masallarını bırakıp,geçmişte ve günümüzde yaşanan ayrımcılıklarla,haksızlıklarla ve katliamlarla yüzleşmenin zamanı geldi. Türkiye'de yaşayan farklı etnik ve dini kökenden insanların veya gurupların varlığının devlet tarafından samimi bir şekilde kabul edilmesi gerekiyor. Daha açık bir deyimle,ülkenin "gerçek sahiplerinin"sadece Türkler(ve Hanefiler) olduğu zihniyeti terk edilmelidir. Develtin itibarının,güvenliğinin ve bekasının değil, ancak bireyin güvenliğinin,huzurunun,refahının,hak ve özgürlüklerinin öncelikli olduğu bir düzende barışın tezahür edilebileceğini düşünüyorum.
Yazının ana fikrine katılmamak mümkün değil. Bu anlamda tüyleri diken diken eden bir çelişki var ortada. Özellikle de kardeş olduğumuzu gün aşırı vurgulamaya duyulan ihtiyaç göz önüne alındığında.
YanıtlaSilYazıda da belirtildiği gibi aşina olmadığımız bir durum değil bu yaşananlar. Ancak elbette hükümetin olaylara provokasyon kılıfını uydurması anlaşılabilir bir durum. Aksini beklemek siyaset perspektifinden çok makul durmuyor.
Bir iğne de bizlere. Nasreddin Hoca boşuna kızmamış 'Hırsızın hiç mi suçu yok' diye: Provokasyona gelenlerin ve gelmeye hazır olanların hiç mi suçu yok? Bu eleştiri hem Türkler hem de Kürtler için geçerlidir.
Kısacası geldiğimiz nokta, birlikte yaşamanın artık laf kalabalıklarının taşıyamadığı bir yerlere demir attığını fazlasıyla gösteriyor.